Özgeçmiş

Selim Çelenk Antakya’da doğdu. Nüfus kaydına göre doğum tarihi 1902’dir. Ancak nüfusa geç kaydedildiği, muhtemelen 1896 ya da 1897 doğumlu olabileceği yaşıtları tarafından ifade edilir. İlkokulu bitirdikten sonra çok istediği, okuma aşkıyla dolu olduğu halde ailesinin ekonomik destek vememesi sonucu öğrenimini sürdüremedi. Kendi ifadesine göre 16 yaşında baba evini terk ederek yaşama atıldı. Amcaları Murat Çelenk ve Ömer Çelenk’in sağladığı mali olanaklarla Uzunçarşı’da Ahmet Sipahi ile ortaklaşa kitap, kırtasiye ve züccaciye dükkanı açtı. 1923 yılında Bergüzar Çelenk’le evlenen Selim Çelenk’in bu evlilikten biri 11 yaşında ölen 4 kızı ile bir oğlu dünyaya geldi. Selim Çelenk’in gazetecilik yaşamı, Yenigün’ü yayınlayan Şükrü Balcı’nın 1931 yılında önerisini kabul ederek bu gazete mensupları arasına katılmasıyla başladı.

20 lira aylıkla girdiği YENİGÜN’de zaman içerisinde imtiyaz sahipliği, kimi zaman duruma göre yazı işleri müdürlüğü yapan Selim Çelenk, kalemiyle kutsal davaya destek vererek kurtuluş ateşini körükledi. Bir ara Halep’te Vahdet gazetesini yayınlayan Selim Çelenk, 1938 yılında manda yönetiminin YENİGÜN’ü kapatması üzerine gene YENİGÜN’cülerle birlikte ATAYOLU gazetesini yayınlamaya başladı. Daha sonra sahibi olduğu bu gazetede basın yaşamına devam eden Selim Çelenk 04.06.1946 tarihinde Antakya Belediye Başkanlığı’na getirildi. Belediye Başkanlığı sırasında Harbiye’deki Hidroelektrik tesislerinin etüd ve projelerini gerçekleştiren, kredisini sağlayan, kentin enerji sorununa çözümler getiren Selim Çelenk, bu arada Cumhuriyet Alanına da bugünkü şeklini verdi. 03.09.1950 tarihine kadar Belediye Başkanı olarak hizmet veren Selim Çelenk bu arada CHP’de il, Ticaret Odasında Oda Meclis başkanlıkları, Atatürk Anıtı Yaptırma Derneği, Donanma Vakfı, Çocuk Esirgeme Kurumu gibi hayır kuruluşlarında da çeşitli kademelerde görev yaptı. Belediye Başkanlığından ayrıldıktan sonra Tahir Necip Haytoğlu ile sabunhane işletmeye başlayan Selim Çelenk, Belediye Başkanlığı sırasında ara verdiği yazarlık yaşamını başyazarlığını yaptığı ATAYOLU gazetesinde ölünceye kadar sürdürdü. Türk basınına yaklaşık 40 yıl hizmet veren Selim Çelenk 29.11.1973’de yaşama veda etti.

Sunuş

Günay ÇELENK

Yayınlama sevinci yaşadığım “Hatay’ın Kurtuluş Mücadelesi Anıları”nın yazarı Selim Çelenk, yaşamım boyunca kendisini her yönüyle örnek almaya çalıştığım, evladı olmakla gururlandığım bir aziz varlıktı benim için. Baba evini genç yaşta terk ederek yaşama atılan Selim Çelenk’in ömrü hep mücadelelerle geçmişti. Atatürk, yurt, ulus sevgisiyle çarpmış kalbi 70’i aşkın yılın yorgunluğuna boyun eğip 29 Kasım 1973’de durduğunda ulusal basın, hatta o dönemin tek kanallı TRT’si bu dava adamının vefatını sanki söz birliği etmişçesine “Mücahid Gazeteci Selim Çelenk yaşamını yitirdi” şeklinde vermişti. Mücahid gazeteci… Günümüz Türkçesiyle Savaşan Gazeteci… Selim Çelenk’i karakterize edebilecek en iyi tarif bu idi sanırım. 1931’de başlayan yazarlık yaşamında, özellikle Hatay’ın anayurda katılmasına kadar bir avuç dava arkadaşıyla o dönemde dünyanın en güçlü devletlerinden olan Fransız manda yönetimine kafa tutan, her tehlikeye pervasızca göğüs geren, kutsal davayı yazılarıyla ateşleyen bir kalem erbabı için yapılacak en güzel tanımlama bu idi herhalde: Savaşan Gazeteci…

Hatay’ın kurtuluş mücadelesini baştan sona yaşayan, gazeteci olarak çoğu kez olayların içinde yer alan Selim Çelenk, mücadele ile ilgili anılarını 18.05.1970-06.08.1970 tarihleri arasında, başyazarlığını yaptığı ATAYOLU gazetesinde dizi halinde yayınlamıştı. Babamın yayına girdiği günlerde kamuoyunda yankılanan anıları, 27 yıl sonra gazete kolleksiyonlarından kurtarılarak kitap haline getirilmektedir. Öncelikle belirtmek isterim ki bu kitap bir belgesel kaynak ya da tarihsel döküman değildir. Selim Çelenk, ebedi kurtuluştan yıllar sonra kaleme aldığı anılarında Hatay’ın manda yönetimine girdiği günden Anayurda kavuşuncaya kadar geçen sürede yaşadığı, tanık olduğu olayları akıcı bir dille yansıtmakta, mücadele dönemini objektif biçimde kendi gözlemleriyle dile getirmektedir. Bu arada Hatay’ın kurtuluşu ile ilgili olarak yayınlanan anı türü eserlerde yer almamış konulara değinilmesi, sanıyorum kitaba ayrı bir özellik kazandıracaktır. Diğer yandan değerli araştırmacı-yazar Mehmet Tekin’in dip notları, kitabın sonuna eklenen Hatay Devlet Başkanı Tayfur Sökmen’in mücadele dönemine ait bir yazısı dolayısıyla babama gönderdiği ve ilk kez bu kitapta yer alan mektubu ile Hamdi Selçuk’un “Hatay’ın o günleri” adlı yapıtıyla ilgili olarak Selim Çelenk’in 1973 yılında gene ATAYOLU’nda yaptığı açıklamalar kanımca kitabı renklendirecektir.

Hep hayıflanmışımdır, Selim Çelenk ya da kader arkadaşı Şükrü Balcı neden günlük tutmamış, bu iki usta kalem hemen her aşamasında yaşadıkları Hatay’ın kurtuluş destanını neden belgesel nitelikli yapıtlar halinde tarihe maletmemişlerdir diye. Selim Çelenk… Şükrü Balcı… ya da dönemin başka bir gazetecisi ellerindeki belgeleri zaman içinde cömertçe kimseye kaptırmadan önce, Hatay’ın Anayurda kavuşmasının ardından anılarını sıcağı sıcağına kaleme alsalar, mücadeleyi belgeleseler, Hatay tarihine, kültürümüze büyük bir hizmet yapmış olurlardı. Gerçi mücadele döneminin önde gelen gazetecilerinden Şükrü Balcı’nın yaşamının son yıllarında Hatay mücadelesini çok ayrıntılı biçimde kaleme aldığı, eserin yayına hazır olduğu yolunda duyumlar vardır. Şimdi Balcı ailesi yahut Şükrü Balcı’nın yakınları tarafından bu eserin de yayına verilip önemli bir belgesel olarak tarihteki yerini almasını bekliyoruz. Evet… Ne olursa olsun, yıllar sonra bile belgeler, bilgiler gün ışığına çıkarılmalı, tarihimize, kültür dünyamıza yeni kaynaklar kazandırılmalıdır. Ki Selim Çelenk de yıllar öncesinde böyle düşünmekte, anılarında kamuoyuna şu dikkate değer mesajı vermektedir:

“Bu kutsal davaya inanarak karınca kararınca emek vermiş ben ve benim yaşta olanlar da elbet bir gün toprak olacaklardır. Bildiklerini, gördüklerini kendileriyle birlikte toprağa gömmemeleri, bunları yansıtarak yarınki kuşaklara aktarmaları gerekmektedir.”

Babamın anılarını, belki de bu sözlerini vasiyet olarak kabullendiğim için uzun süredir kitaplaştırmayı tasarlıyordum. Bu konuda beni yüreklendiren, teşvik ve desteğini gördüğüm dostum, değerli araştırmacı-yazar Mehmet Tekin ile kitabın Antakya Gazeteciler Cemiyeti yayını olarak kültür dünyamıza yansıtılmasına olanak tanıyan Cemiyet yönetimine içten duygularla teşekkür ediyorum.

Anılarının önsözünde okurlara şöyle sesleniyordu Selim Çelenk:

“Bu anılarla Hatay Kurtuluş Tarihine karınca kararınca ışık tutabilirsem kendimi mutlu sayarım.”

Umarım mutlu olmuşsundur Babacığım. Mücahid gazeteci aziz Selim Çelenk, ruhun şadolsun.

Dava arkadaşlarını, ebedi kurtuluşa baş koyanları, kan akıtan, can verenleri ve özellikle “HATAY ŞEHİDİ ATA’MIZI” rahmetle, saygıyla anıyoruz.

Sizleri hep anacağız… Hep yaşayacaksınız.

23.07.1997
Günay ÇELENK

Önsöz

Selim Çelenk'in 1920'li yıllardaki kartviziti

Hatay’ın Kurtuluş Mücadelesi iki bölüme ayrılır. Birinci bölüm silahlı savaş ki bu bölüm silahlı 1. Dünya Savaşını izleyen mütarekenin imzasından sonra 1919 yılının ilk aylarında başlar ve 1921 Sakarya Zaferiyle sona erer. 21 Ekim 1921 tarihinde Fransa ile imzalanan Ankara İtilafnamesi’nden sonra çeteler silahlarını bırakmışlardır. Bu tarihten sonra “Müstakil (Bağımsız) İskenderun Sancağı” adını taşıyan Hatay bölgesi, yarı egemen ve sözde muhtar bir idare altında yaşamaya başlamıştı. Fakat gerçekte her şey, mandater Fransa’nın temsilcilerinin eli altında idi. Suriye’de Suriye Cumhuriyeti, Lazkiye’de Alevi Devleti, Cebel Düruz’da Cebel Düruz Hakimliği vardı. Yani Osmanlı İmparatorluğu zamanında 2 ilden ibaret olan Suriye ve Lübnan’da 5 hükümet ortaya çıkmıştı. Bunlardan Lübnan’ın ayrı parası, ayrı meclisi, ayrı pulu, ayrı bütçesi, Suriye’nin ayrı meclisi, ayrı bütçesi, ayrı pulu vardı. Yani Lazkiye’deki Alevi hükümeti ayrı pul ve ayrı meclis ile ayrı bütçeye sahipti. Cebel Düruz ile İskenderun Sancağı’nda resmi para olarak Suriye Lirası yürürlükteydi. İskenderun ve Lazkiye’nin ayrı meclis ve ayrı bütçeleri bulunuyordu. Suriye ve Lübnan gümrüklerinin geliri Beyrut’taki Fransız Yüce Komiserliğinin emrinde toplanır, bu gelir 5 hükümet arasında nüfus oranına göre paylaştırılırdı. Ancak yukarıda işaret ettiğimiz bu ülkelerde yürütülen işler, Beyrut’taki Yüce Fransız Komiserinin vizesi olmadan işlemezdi. Yani sözde egemen olan bu meclislerden çıkarılan kanunlar hep Yüce Komiserin vizesine bağlıydı. 5 hükümet de birer kukladan başka bir şey değildi. Tek cümle ile, Yüce Komiserin izni olmadan sinek kanadını kıpırdatamazdı.

Genç kuşak Hataylılar bu devreyi pek bilmezler. Babalarından, dedelerinden duydukları yarım yamalak bilgileri vardır. Ben, Ankara İtilafnamesi’nden sonra “pasif direnme” dediğimiz ikinci sürenin başından sonuna kadar, olayların içinde yaşadığım için, özellikle ve daha çok 1928’den Hatay’ın Anayurda katılış tarihine kadar olan sürede gördüğüm, tanık olduğum olayları özet olarak anlatmaya çalışacağım. Bu anılarla Hatay Kurtuluş Tarihine karınca kararınca ışık tutabilirsem, kendimi mutlu sayarım.

Bu anılarda elimden geldiği kadar objektif davranacak, kişilerden, özellikle halen yaşamakta olanların adlarından söz etmeyecek, olayları anlatmakla yetineceğim.

Selim ÇELENK

1-Antakya'da Arap hükümetinin ilanı

Anılara, 1. Dünya Savaşı sonunda Antakya’da Arap Hükümetinin nasıl ve nerede ilan edildiğini anlatmakla başlıyorum.

1918 yılının ekim ayının sonuna doğru Osmanlı ordusu savaştan yenik çıkmış ve o zaman İtilaf Devletleri adını taşıyan düşmanlarından mütareke isteğinde bulunmuştu. Mondoros Mütarekesi 30 Ekim 1918’de imzalandı. Bu arada yurdun her yöresinde olduğu gibi Hatay’da da bir kaynaşma vardı. Herkes endişe içinde durumun aydınlanmasını merakla beklemekte idi.

Mütarekenin imzasından 3 gün önce 27 Ekim 1918 Pazar günü Kurşunlu Han’da halkın toplanmakta olduğunu gördüm. Benim o zaman dükkanım bu hanın tam karşısında idi. Kalabalık gittikçe arttı. Bir ara Cisirşuğur’dan (Halep-Lazkiye yolunda bir şehir) gelen bir telgraf, hanın içindeki havuzun kenarına çıkan ünlü bir Antakyalı tarafından okundu. 5 kelimeden ibaret olan Arapça telgrafın tercümesi aynen şu idi:

“Müthiş bir kuvvetle tarafınıza geliyorum. Zeki Neccari.”

Telgrafı elinde sallayarak okuyan ünlü kişi, toplanan halka bir de nutuk attı:

“Osmanlı Devleti artık tarihe karışmıştır. Biz burada Arap Hükümetini ilan edersek, gelecek kuvvet bize esir muamelesi yapmaz. Bunu yapmak zorundayız.”

Nutuk alkışlandı ve handaki mağazaların birinden, bir sandığın içinden, önceden hazırlanmış olduğu anlaşılan bir tomar Arap bayrağı çıkarılarak halka dağıtıldı. Yine önceden peylendiği belli olan çığırtkanlar, havuzun kenarına çıkarak Arapça “Yaşasın Haşimi Arap Hükümeti..” diye bağırmaya başladılar. Halk hayret ve şaşkınlık içinde olup bitenleri üzüntüyle izlemekteydi. Handa toplanan kalabalık, başta ellerinde Arap bayrağı taşıyan çığırtkanlar olduğu halde Köşker Pazarı’ndan geçerek tekbir sesleri ve “yaşasın” yaygaraları arasında Köprübaşı’na vardı. Ben, kalabalığın peşine takılmış, olup bitenleri dehşetle izliyordum. Köprübaşındaki bakkallar dükkanlarını kapamış, kalabalığı ayakta endişe ile seyrediyordu. Tertipçilerin ele başlarından ünlü bir başka kişi kalabalığın arasından ortaya fırladı, hemen hepsi küçük esnaf olan dükkan sahiplerine “Ne duruyorsunuz, islamiyeti tahkir eden hükümetin son günüdür. Siz de bize katılın..” diye bağırdı. Esnaf şaşkınlık içinde, sanki mıhlanmış gibi yerinden kıpırdanamıyordu. Kalabalığa katılmadılar. Kalabalık yoluna devam ederek eski Hükümet Konağına vardı. Daireleri işgal ederek Arap Hükümetini kurdular.

Bunun arkasından o zaman İttihad ve Terakki Fırkasına mensup, bir kısmı da devlet memuru olan tanınmış kişilerin evlerinden birer birer toplanarak Hükümet Konağındaki camiin içinde hapse atıldıklarını öğrendik. Bunların yakında idam edilecekleri söyleniyordu.

2-Belen'deki 41. tümenin gelişi










Yüzbaşı Halit Bey

Antakya’da bu işler olup biterken daha mütareke imzalanmamış, İskenderun ve Belen, Osmanlı Hükümeti’nin idaresinde ve 41. Tümen de, karargahıyla birlikte Belen’de bulunmaktaydı.

Antakya’da düzme Arap Hükümeti kurulduktan 3 gün sonra Cisirşuğur’dan telgraf çeken Zeki Neccari’nin komutasındaki müthiş kuvvet (!) ile Antakya’ya geleceği haberi yayıldı. O zaman Altınözü şosesi yoktu. Halk gelecek bu “müthiş kuvvet”i görmek merakıyla Kışla’nın yukarısındaki meydanlığa toplanmıştı. Fakat gelen “müthiş kuvvet”i gören herkesin parmağı ağzında kaldı. Çünkü gelenler, Altınözü’nün Arap köylerinden derlenmiş, omuzlarında derme çatma, kırık dökük av tüfekleri, çifteler taşıyan, kılıksız kıyafetsiz, hatta bazıları yalınayak çapulculardan ibaretti. Bunlar doğru kışlaya girdiler, Osmanlı ordusundan arta kalan malzeme ve silahları yağma ederek dağıldılar.

Bu olay karşısında halk, büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Hiç unutmam. Osmanlı Hükümeti zamanında, yani 3 gün önceye kadar Cumhuriyet Savcısı olarak Antakya’da görev yapan aslen Cezayirli Arap mültecilerden olan İbrahim bey adında biri vardı. Bu zat Antakya’da Arap Hükümetinin ilanından 3 gün önce ortadan kaybolmuştu. Gelenler arasında bulunan bu eski Osmanlı memurunun başında kocaman bir sarıkla Hükümet Konağı avlusunda kürsüye çıkıp Arapça bir nutuk atarak Osmanlı Hükümeti’ne sövüp saydığını görünce hayretler içinde kalmıştım. “Meğer koynumuzda ne yılanlar beslemişiz” diyen genç kafam allak-bullak olmuştu.

Aradan 6 gün geçti. 3 Kasım 1918 Pazar sabahı erken saatlerde makineli tüfek ve kurşun sesleriyle uyandık. Herkes yatağından fırlayarak sokaklara dökülmüştü. Köprüye doğru koştuk. Durumu öğrenmek istedik. Meğer Belen’deki 41. Tümen, Yüzbaşı Halit bey komutasında bir taburu Antakya’yı geri almakla görevlendirmişti. Tabur, sabaha karşı şehre girmiş, Hükümet Konağı ile Kışla’yı işgal etmiş, ilk iş olarak Hükümet Konağı’ndaki camiye doldurulurak idamlarını bekleyen tutukluları serbest bırakmış, tutuklulardan aldığı bilgiyle Antakya’da Arap Hükümetini kuranları yakalama operasyonuna başlamıştı. Ancak suçluların bir çoğu daha önce durumu haber alarak şehirden kaçmışlardı. Bunlardan pek azı yakalanabildi.

3 gün önce, yani 30 Ekim 1918’de meşhur Mondoros Mütarekesi imzalanmış, Belen’deki 41. Tümen de Hatay’dan çekilme emrini almıştı. Yüzbaşı Halit Bey, 8 Kasım 1918 Cuma günü şehirde Teğmen Fahri komutasında 25 kişilik bir müfreze bırakarak Antakya’yı terketmiş ve Gaziantep’e gitmişti.

3-İkinci Arap hükümeti de tutunamadı

Belen’den gelen Tabur Antakya’dan ayrılınca, Arap hükümetini ilan edip 41. Tümen gelince kaçanlar, yavaş yavaş şehre dönmeye başladılar. Tutuklu olanlar tabii serbest kalmışlardı. Şehirde ve köylerde artık hükümet diye bir şey yoktu. Dağda eşkiyalık yapanlar, asker kaçakları omuzlarında tüfekleriyle sokaklarda dolaşıyorlardı. Bu eşkiya ve çete bozuntuları o günlerde herşeyi yapabilirlerdi. Fakat şehir halkının medeni seviyesi, aşağı yukarı hiç bir olayın çıkmasına meydan vermedi. Osmanlı Hükümeti zamanında kurulmuş olan “El Eha-il Arabi” yani “Arap Kardeşliği” adlı cemiyetin buradaki elemanları (ki bunlar Antakya’da ilk Arap Hükümeti’ni kuranlardır) yine derlenip toplandılar. Bu sırada İngilizler Halep’i işgal etmiş, en büyük Türk Mustafa Kemal Paşa Halep ve dolaylarındaki dağınık Türk birliklerini toplayarak Nizip dolaylarında bir cephe kurmuş, burada İngiliz ordusu ve Kral Faysal’ın birlikleriyle bir meydan savaşı yaparak savaştan galip çıkmıştı. Artık mütareke de imzalanmış, Enver ve Talat Paşalarla diğer hükümet erkanı memleketi terkederek yabancı ülkelere sığınmıştı. İzzet Paşa yeni hükümeti kurarak durumu kurtarmaya çalışıyordu. Halep ve Şam’da Arap Hükümeti kurulmuş, bu hükümetin başına Kral Faysal getirilmişti. Suriye’nin tanınmış nasyonalist liderlerinden İbrahim Henano¹, 24 Kasım 1918’de Antakya’ya gelerek burada ikinci defa bir Arap Hükümeti kurmuş, Hatay’ı da Faysal’ın idaresindeki hükümete ilhak etmek istemişti. Ama 3 Aralık 1918’de Antakya’ya bir İngiliz müfrezesi geldi, 3 gün sonra (7 Aralık 1918 günü) çekilip gitti. 3 hafta önce İskenderun’u işgal etmiş olan Fransızlar aynı gün İngilizlerin ayrılışından hemen sonra Antakya’ya gelerek yerleştiler. İskenderun ve Antakya’yı işgal eden Fransız askerlerinin çoğunluğu “Lejyon Etranjer” adı altında toplanan Ermenilerden oluşuyordu. Bunlar kendilerini “İntikam Taburu” diye adlandırıyor, Türklere kin besliyorlardı. Fransızlar ilk günlerde sakin beklediler. Sonra 30 Aralık 1918’de Kışla’yı işgal edip Henano’nun kurduğu Arap hükümetini dağıtmak suretiyle idareyi ellerine aldılar ve duruma hakim oldular.

¹ İbrahim Henano, aslen Suriye’nin Harim ilçesinden olup Osmanlı Hükümeti zamanında Mülkiyeden yetişmiş, o devirde Mutasarrıflık yapmış ateşli, gerçekten samimi bir Arap nasyonalisti idi. Kendisini yakından tanırım. Antakya’dan ayrıldıktan sonra Suriye’ye yerleşmiş, Fransızlarla uzun yıllar, önce silahlı, sonra Suriye’de kurulan “Vatani Partisi”nin başına geçip pasif direnme uygulayarak mücadele etmiş, zaman zaman Fransızlar tarafından tutuklanarak hapse atılmış, fakat yılmadan mücadelesini sürdürmüştü. (S.Ç.)

4-Terör politikası başlıyor

Fransızlar Hatay’da idareyi eline alarak duruma hakim olduktan sonra tamamiyle askeri bir rejim kurdular. Fransa’nın Hatay’a gönderdiği sınırsız yetkiye sahip, “Askeri Hakim” dedikleri, en çok yüzbaşı rütbesindeki bu memurlar, korkunç bir terör idaresi uygulamaya başladılar. Bir çeşit sıkıyönetim olan bu rejim, 4 yıl devam eden 1. Dünya Savaşı süresince açlık, sefalet ve kötü yönetimden bıkmış olan halk üzerinde büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Herkes Fransa’yı kitaplarda şöyle tanıyordu: Dünyaya medeniyet dağıtan, “Hukuk-u Beşer Beyannamesi”ni yayan, insan hak ve özgürlüğüne saygılı, uygar bir devletti Fransa.. Böyle bir idarede herkes rahat ve huzura kavuşacağını umuyordu. Fakat Fransızların ilk yıllarda tuttuğu yol tamamen bunun tersi idi. Her şey sorumsuz bir Fransız subayının iki dudağı arasından çıkacak emre bağlıydı. Astığı astık, kestiği kestik, sınırsız yetki sahibiydi bu subay. Şehrin tanınmış insanları, şunun bunun doğru veya yanlış bir ihbarı üzerine sorgusuz sualsiz Fransız subayının ağzından çıkan bir emirle Kışladaki ahırlara tıkılıyor, bunlar aylarca Afrika’nın yarı vahşi insanlarına bile reva görülmeyen hayvan muamelesine tabi tutuluyorlardı. Halk korku ve dehşet içinde ne yapacağını şaşırmıştı. Akşam evine giden bir Türk, sabahleyin başına ne geleceğini bilemezdi. Kimsede mal ve can güvenliği yoktu.

Fransızlar, Mondoros Mütarekesi’nin verdiği yetkiye dayanarak Hatay’dan sonra önce Adana ve yöresini, daha sonra Antep, Maraş ve Urfa’yı işgal ettiler. Adana’ya 70 bin Ermeni yerleştirildi. İşgalciler girdikleri her yerde terör havası yarattılar. İşgal edilen her yerde ayaklanmalar başladı. İlk olarak Fransızlar Urfa’dan kovuldular. Arkasından Maraş kahramanca bir ayaklanma ile kurtuldu. Antep Türk tarihine şanlı destanlar yazan bir yiğitlikle 10 ay aç, susuz dayandı. Adana ve dolayları da Kuvayi Milliye çetelerinin baskısı altında boğuşmaya devam etti.

Antep’te akıl ve hayalin alamayacağı mahrumiyetler içinde 2 Fransız tümenine karşı kentlerini savunanlar, son kurşunlarını, son dilim ekmeklerini tükettikten sonra teslim olmak zorunda kaldılar. Daha sonra Halep’teki Fransız komutanı General Gouraud’ (Goro)yu Halep Valisi Miri Paşanın başkanlığında bir heyet ziyaret ederek tebrikte bulunmak istemiş, General Gouraud da kendilerine şu ibret dolu mesajı vermişti:

-“Bizi değil, Antep’i kahramanca savunanları tebrik edin. Çünkü tebrike biz değil onlar layıktır.”

5-Hatay ayaklanması nasıl başladı?

Bütün Fransız işgal bölgelerinde olduğu gibi Hatay’da da yer yer ayaklanmalar başladı. Bölgede kurulan çete örgütü Maraş’taki Kuvayı Milliye tarafından destekleniyor, silah yardımını kısmen oradan, kısmen de o zaman Faysal’ın idaresinde bulunan Halep’ten para karşılığında sağlıyordu.

Yavaş yavaş genişleyen bu örgüt, her tarafta Fransızları rahatsız ediyordu. Osmanlı ordusundan terhis edilerek yurtlarına dönen yedeksubaylar, gönüllü olarak bu örgüte katılmış ve oldukça muntazam bir Kuvayı Milliye örgütü meydana gelmişti. Bu arada eski Osmanlı ordusunda Yüzbaşı olan Antakya’lı Asım Bey, komutasındaki kuvvetle 23 Mart 1920 tarihinde Antakya’ya baskın yaparak bir kaç Fransız jandarmasını öldürdü, daha sonra hapishanenin kapısını açtı. Fransızlar Kışla’ya ve Cebrail Tepesi’ne (şimdiki Ali Rıza Efendi Parkı çevresi) yerleştiler. Şehrin yarısı Asım Bey kuvvetlerinin, küçük bir kısmı da Fransızların işgalinde aylarca kaldı. Minarelere çıkan çeteler Cebrail Tepesindeki Fransız mevzilerine ateş ederek Fransız askerlerini teker teker avlıyor, buna karşılık Fransızlar da gelişigüzel top ateşiyle şehri bombardıman ediyor, mitralyözlerle tarıyorlardı. Sokaklarda gezerken mitralyöz kurşunlarının başımızın üzerinden vızıldıyarak geçtiğini duyardık. Artık buna alışmış, alay etmeye başlamıştık. Fakat evlerde, kapalı yerlerde bekleyen kadın, çocuk ve ihtiyarlar ürküyorlardı. Yaz ayları gelmişti. Bu durum karşısında şehir halkından güçleri yetenler, aileleriyle birlikte Antakya’yı terk ederek şehir dolaylarındaki bağ ve bahçelere göçtüler.

Bu arada Hatay’ın çeşitli bölgelerinde çarpışmalar yer yer devam etti. 21 Ekim 1921’de Türk Büyük Millet Meclisi Hükümeti ile Fransa arasında bir anlaşmaya varıldı. Tarihe “Ankara İtilafnamesi” diye geçen bu anlaşma gereğince Adana, Mersin ve dolayları ile Antep ve dolayları Fransa tarafından boşaltılarak Türkiye’ye veriliyor ve İskenderun Sancağı’nda otonom (muhtar) bir idare kuruluyordu. Ankara İtilafnamesi’nin gereği olarak Adana ve Antep dolaylarındaki Kuvayı Milliye kuvvetleri ile Fransızlar arasında ateş kesilmiş, Fransızlar, işgalleri altındaki yerleri boşaltmak için hazırlığa başlamışlardı. Maraş’taki komutanlığın emri üzerine Hatay’da da ateş kesilmiş, Kuvayı Milliye örgütündeki Hataylılar için bir genel af çıkarılmış, Anayurttan gelenler de yerlerine dönmüşlerdi.

6-Ankara itilafnamesi uygulanmıyor

Ankara İtilafnamesi’nin imzasından sonra Hatay’daki Fransız baskısında hafif bir değişiklik oldu. 30 Ağustos 1922 zaferinden ve İzmir’de Yunanlıların denize dökülmesinden sonra Fransızlar Hatay’da Türklere daha iyi davranmaya başladılar. Gerçekte değişen bir şey yoktu. Herşey gene Fransız subaylarının emrinde idi. Yalnız terör durmuştu. Ankara İtilafnamesinde yer alan hükümlerin uygulanması için Türkiye 1924 yılından itibaren Fransızları sıkıştırmaya başladı. Bunun üzerine Fransızlar “Müstakil (Bağımsız) İskenderun Sancağı” adlı bir sivil idare kurdular. Sancak meclisi 12 üyeden teşekkül ediyordu. Bunların 5’I Türk, 3’ü Alevi, 2’si Ermeni, 1’i Rum Ortodosk, 1’i de Arap cemaatine mensuptu. Bir nevi İl Genel Meclisi niteliği taşıyan bu kurulun gerçekte hiç yetkisi yoktu. Yasama organı değildi. Kanunlar, Suriyedeki kanunlardı. Memurlar hep Şam’dan atanırdı. Sancak’ta 3 resmi dil vardı: Türkçe, Arapça, Fransızca.. Dileyen bu 3 dilden istediğini kullanabilirdi. Resmi para ise Suriye lirası idi.

İdarenin başına Fransızları temsil eden bir delege atanmıştı. Geri kalan bütün memurlar, başta Mutasarrıf olamak üzere hepsi Şam hükümetince atanmakta idi. Oysa Ankara İtilafnamesi’yle Fransızlar Sancak’ta Türk kültürünün gelişmesi için her türlü tedbiri alacak, bölgede Türk bayrağını andıran özel bir bayrak kullanılacak, memurlar da Sancaktaki nüfus oranına göre atanacaklardı. Fransızlar bunların hiç birine yanaşmadılar. Anlaşma kağıt üzerinde kaldı.

Bölgede garip bir idare sistemi vardı. Örneğin İskenderun ve Kırıkhan’da resmi tatil Pazar, Antakya, Reyhanlı, Yayladağı’nda Cuma günü idi. Sancağın yazlık merkezi Antakya, kışlık merkezi de İskenderun olarak kabul edilmişti. Memur statüsüne de uyulmuyordu. Örneğin İskenderun’da 70 memur vardı, bunların arasında Mustafa Bey adında Osmanlı devrinden kalma çok yaşlı biri hariç, diğer 69 memurun hepsi Türk olmayan kimselerden oluşuyordu. Türkiye’den kaçarak Fransızlara sığınmış olan 150’likler de burada baş belası olmuşlardı. Bunlar Sancağın ötesinde, berisinde bucak müdürü, öğretmen, daire müdürü olarak yetiştirilmiş, işin acısı, Türk olarak hesabımıza geçirilmişlerdir.

7-Fransızlar Halep'i nasıl aldılar?

General ALLENBY

1. Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru İngiliz Şark Orduları Başkomutanı General Allenby komutasındaki birliklerin Osmanlı ordusuyla yaptığı savaş boyunca Osmanlı hükümetine, Halifeye karşı babası Şerif Hüseyin’le birlikte İngilizlerle birleşen, Osmanlı ordusunu arkadan hançerleyen Kral Faysal’I ödüllendirerek tatmin için bir plan uyguladı. Savaş sonunda Halep, Şam, Hama, Humus ve Lazkiye birleştirilerek Faysal’ın idaresinde bir Arap devleti kuruldu. Faysal’ın babası Şerif Hüseyin’e de Mekke ve Medine’de bir Arap hükümeti oluşturuldu, tabii başına da Şerif Hüseyin getirildi.

General Allenby, 1920 martında birliklerinin elindeki bütün askeri araç-gereçleri de Faysal’ın emrine bırakarak Filistin ve Irak’a çekildi. Kral Faysal Şam’da hükümetini kurdu, bir de ordu meydana getirerek sözde egemen bir devlet oldu. Ancak Fransızlar ele geçirdikleri Lazkiye ve İskenderun Sancağı ile yetinmediler. İngilizlerle yeni bir anlaşmaya vardılar, Faysal’ın emrindeki Arap devleti toprakları da bu anlaşma ile Fransızlara bırakılıyordu. Fransız birlikleri Halep yakınlarındaki Katma istasyonunda idi. Kral Faysal’a bir ültimatom veren Fransızlar, Halep şehrinin 24 saat içinde kendilerine teslimini istediler. Faysal bu ültimatomu reddetti ve Fransızlara karşı koymaya karar verdi. Dolaydaki çöl Arapları ve aşiretler Halep’te toplandı. Büyük bir kaynaşma oldu. Katma, Halep şehrine yaklaşık 25 km. uzaklıkta idi. Burada 4 tabur Fransız askeri vardı. 24 saat sonra Katma’daki Frnsız birlikleri Halep üzerine yürümeye başladı. Şehre yaklaşınca havaya 2 top mermisi savruldu. Fransızlara karşı Halep’i korumak için toplanan onbinlerce insan çil yavrusu gibi dağıldı. Halep şehrinin ileri gelenlerinden oluşan bir heyet Fransız birliklerini çiçek buketleriyle karşıladılar. Fransızlar bu suretle tek tüfek patlatmadan, tek damla kan dökmeden Halep’i ellerine geçirdiler.

Arap kahramanlığının parlak (!) bir örneğidir bu olay…

8-Şam nasıl işgal edildi?

Miralay Yusuf AZMA

Halep’in Fransızlarca işgalinin üzerinden bir kaç ay geçmişti. Fransızlar bu arada Hama, Humus dolaylarını da ele geçirmiş, sıra artık Şam’a gelmişti. Derken Fransızlar, bir gün Faysal hükümetine bir ültimatom verdiler. Faysal hükümetini teşkil eden bakanlar, çoğunlukla askerdi. Yusuf Azma adında Osmanlı ordusunda Miralay (Albay) rütbesine kadar yükselmiş bir subay hükümette Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) olarak görev yapıyordu, ayrıca ordunun başkomutanı idi. O zaman Faysal’ın kurduğu hükümeti, yukarıda işaret ettiğimiz gibi hepsi Osmanlı ordusunda görev yapmış, aslen Suriye’li yüksek rütbeli subaylar oluşturuyordu. Örneğin, eski Osmanlı subaylarından Rıza Rekabi Paşa Ulaştırma Bakanlığı yapıyordu. Bu Rıza Rekabi Paşa, Gazze cephesinde sağ cenah komutanı iken kaçarak İngilizlere sığınmış, İngilizlerle birlikte Osmanlılara karşı savaşmış bir kimse idi. Ültimatom üzerine Şam’da heyecan başladı. Yer yer gösteriler oldu. Bakanlar Kurulu toplanarak Fransızlarla döğüşmeye karar verdi. Harbiye Nazırı (Savunma Bakanı) Yusuf Azma, 1. Dünya Savaşında Osmanlı ordusunda bir çok cephede, özellikle Galiçya’da savaşarak büyük yararlılıklar göstermiş kahraman bir askerdi. Komutasındaki ordu Fransız birlikleriyle Baalbek yakınlarındaki Meyselon’da 24.7.1920’de karşılaştı. Savaş başladı. Ne yazık ki 2 saat içinde Suriye ordusu darmadağın oldu. Zavallı Yusuf Azma, kendisini koruyan bir avuç askerle savaş alanında döğüşerek şehit düştü.

General Gouraud’nun komutasındaki Fransız birlikleri de kollarını sallayarak Şam’a girdi. Kral Faysal da Irak’a kaçarak İngilizlere sığındı. İngilizler 4 yıl canla-başla çalışarak kendilerine hizmet eden Faysal’ı mandaları altında kurdukları Irak Hükümetinin başına geçirdiler.

Araplar kendileri için yüzkarası olan Meyselon Savaşı ile öğünür ve bu savaşla gurur duyarlar. Egemenliklerini aldıktan sonra Meyselon Savaşı’nın anısına bir anıt yaptılar. Her yıldönümünde burada toplanarak Meyselon Savaşı’nı anarlar.

9-General Gouraud ve eşraf

Fransızlar Lübnan’a kesin olarak yerleşmiş, Kral Faysal da İngilizlerin muvafakatiyle Şam, Hama, Humus, Halep ve Lazkiye’de birer Arap hükümeti kurmuş, ordusu, kabinesi ile bu ülkeye yerleşmişti.² Bir süre sonra İngiltere, yeni bir anlaşma ile Faysal’ın idaresindeki toprakları da Fransızlara bırakmış, Fransız birlikleri de sırayla Halep, Hama, Humus, daha sonra da Şam’I işgal ederek Faysal Hükümetini ortadan kaldırmış, buraları da Lübnan’a katarak Fransız mandası altında birleştirmişti.

Mandater Fransa, mandası altındaki bu ülkeye ilk Yüce Komiser olarak meşhur General Gouraud’(Guro okunur)yu atamış, Gouraud Beyrut’a yerleşerek görevine başlamıştı. 1921’de Gouraud Suriye ve Lübnan’da bir inceleme gezisine çıkmış, bu arada Antakya’ya da uğrayarak bir gün kaldıktan sonra ayrılmıştı. O zaman şimdiki hükümet konağının yerinde eski, 2 katlı ahşap bir hükümet konağı vardı. O dönemde Anakya’da Belediye Başkanı da Cemalizade Mustafa Efendi idi. Osmanlı hükümeti devrinde İttihatçılar tarafından bu makama atanmış, Fransızlar da kendisine dokunmamıştı. Cemalizade Mustafa Efendi görevine devam ediyordu. General Gouraud, “eşraf” denilen şehrin ileri gelenlerinin hükümet konağında toplanmasını emretti. İleri gelenler, hükümet konağında Kaymakamlık odasında toplandı. Belediye Başkanı Mustafa Efendi de protokol gereğince toplantıya katılmıştı. General Gouraud salona girdi, ayakta kendisini bekleyenlerin ellerini birer birer sıktı, adlarını, milliyetlerini sordu. Belediye Başkanından başka hiç kimse, Gouraud’ya hoş görünmek ya da dalkavukluk yapmak için Türk olduğunu söyleme cesaretini gösterememişti. Kimi Arap, kimi Kürt, kimi Acem, kimi Arnavut cemaatine mensup olduğunu ileri sürdü. Belediye Başkanı Mustafa Efendi, özü sözü doğru, çok samimi, dürüst ve yurtsever bir hemşerimizdi. Bu dalkavukluğu görünce dayanamadı, sıra kendisine gelince Gouraud’ya:

-Efendim, ben Belediye Başkanı Mustafa.. Türküm.. (Etrafındakileri gösterek) Bunlar da Türktür. Hepsi yalan söylüyor. Tükçeden başka dil de bilmezler, dedi. Tercümana dönerek “Sözlerimi sayın Generale doğru tecüme et” diye ihtarda da bulundu.

Bu ibret verici olayı, o zaman duruma tanık olan eski bir memurdan dinlemiştim.

Ne acı bir gerçektir ki, Osmanlı devrinde Türkten başka her milletin imtiyazı vardı. Bu zavalılar da kendilerini güvence altına almak amacıyla biraz bu geleneğin etkisi altında kalmış, kendilerini herhalde bunun için Türk diye tanıtmamış olsa gerek..

² İngiltere ile Fransa nüfuz bölgelerini Eylül 1919’da belirlemiş, Suriye Fransız bölgesinde kalmıştı. Faysal’ın Arap hükümeti ile krallığının ilan tarihi 8 Mart 1920’dir.

10-Antakya'da İzmir'in kurtuluş şenlikleri³








Hilal-i Ahmer Cemiyeti Alameti

9 Eylül 1922’de Türk tarihine altın harflerle yazılan İzmir zaferi, Antakya’da eşi görülmemiş coşkun bir sevinç ve heyecan dalgası içinde kutlandı. O günleri yaşayanlar bilirler: Büyük Kurtarıcı Mustafa Kemal 26 Ağustos 1922’deki Büyük Taaruzdan 10 gün önce Türkiye’nin bütün sınır kapılarını kapatmış, Anadolu ile dış alemin ilişkisini tamamen kesmiş, kısacası Anadolu’ya kuş uçurulması yasaklanmıştı. Burnumuzun dibinde olmasına rağmen biz Hatay’lılar Anadolu’da olan bitenlerden habersizdik. O günlerde her an yeni ve çeşitli söylentiler duyuyor, yarı endişe, yarı heyecan içinde bekliyorduk. İskenderun’dan Adana’ya haftada 2 gün sefer yapan tren, Payas’a varmadan duruyor, artık Türkiye sınırı başlayacağı için Fransız demiryolu personeli katarı terkederek karşıdan gelen Türk personele görevi devrediyordu. Yani Fransız personeli ile Türk personeli birbiriyle karşılaşmıyordu. O bakımdan aralarında bir görüşme olmadığı için haber yahut söylentiler duyulmuyordu.

İlk haberi 8 Eylül 1922 akşamı İskenderun’da bir Fransız subayından duymuştuk. Bu subay, deniz kenarındaki Marmara gazinosunda içki içerken Türk askerinin İzmir kapılarında olduğunu ağzından kaçırmıştı. Haber, yıldırım hızıyla yayıldı. Biz, o geceden, yani 8 Eylül 1922’den itibaren zaferi kutlama şenliklerine başladık. Antakya baştanbaşa sevinç dalgasına büründü, fener alayları düzenlendi, her köşe başında oluşan çalgı-çengi eğlence alemleri gırla gidiyordu.

Ankara İtilafnamesi yeni imza edilmiş, Türk-Fransız dostluğu kurulmuş, hatta Fransızlar el altından İskenderun Limanı aracılığıyla Anadolu’ya trenle savaş malzemesi yardımına başlamıştı. Bu yakın dostluğun doğal sonucu olarak bizim bu milli heyecan ve sevincimize dokunmadılar, hatta her türlü kolaylığı gösterdiler. Yalnız her etkinliği kendi bölgemizde, yani Türklerle meskun yerlerde yapmamızı rica ederek hatırlattılar. Bayram şenlikleri 3 gün 3 gece aralıksız devam etti.

İlk olarak Antakya’da Hilal-i Ahmer (Kızılay) Derneği’nin bir şubesi kuruldu. Derneğin başına da Antakya’nın tanınmış tüccarlarından Müftüzade Sakıp Efendi (Sakıp Müftü) getirildi. Anadolu kahramanları için çeşitli yerlere yardım sandığı yerleştirildi. Kahvelerde, gazinolarda, mağaza ve dükkanlarda açılan yardım kampanyası büyük ilgi gördü. Biz gençler, Antakya’da ilk defa Belediye Gazinosu’nda “Fatih Sultan Mehmet” piyesini temsil ettik. Bu piyesten elde edilen 100 altın liraya yakın geliri, Ankara Hilal-i Ahmer (Kızılay) Derneği’ne gönderdik.

İtiraf edelim ki bütün bu işlere, coşkulu kutlamalara Fransızlar ses çıkarmayıp hoşgörüyle karşıladılar. Halkın bağrından kopup gelen asil heycana engel olmadılar ya da olmak istemediler.

³ Selim Çelenk’in Sakarya Savaşı günleriyle ilgili anılarından ve o dönem İstanbul’un tasvirinden, kendisinin o günlerde İstanbul’da olduğu anlaşılmaktadır. Hatta kendisi o günlerde Anadolu’da Mustafa Kemal’in ordusuna gönüllü olarak katılmak için İnebolu üzerinden Ankara’ya gitme çabası içindedir. Selim Çelenk, “Yarım yüzyıl önceki şanlı olay”, Atayolu, 23.08.1972

11-Selamet-i Belde Cemiyeti





















Samih Azmi EZER

1922 yılında Samih Azmi Ezer Antakya’da “Selamet-i Belde” adlı bir Cemiyet kurdu. Cemiyetin programında Hatay’da kültürel, ekonomik, ticari kalkınmayı hızlandırmak ve her yönden gelişmeyi sağlamak amacını güden hükümler vardı. Ama aslında kuruluş amacı, kurtuluş çalışmalarına katkıda bulunmaktı. Cemiyete Antakya’nın aydın gençleri, tüccarlar, ileri gelen esnaf, bu arada bir kısım aydın din adamı girmişti.

Fransız makamlarına verilen programa göre Cemiyetin politika ile ilgisi yoktu. Buna rağmen Fransızlar Cemiyetin çalışmasından kuşkulanmış, bu girişim dikkatlerini çekmişti. Cemiyetin programı dışında gizlice politika ile uğraştığına, hatta Türkiye ile gizliden temasta bulunulduğuna inanıyorlardı. Bu açıdan ciddi bir soruşturma başlattılar ve soruşturmayı giderek derinleştirdiler. Tabii bir takım ipuçları bulmakta gecikmediler. Cemiyete girenlerin çoğu, kuruluşun politika ile ilgisi olduğundan habersizdi. Yalnız örgütü yöneten bir kaç kişi işin iç yüzünü biliyordu.

Nihayet durumu tepit eden Fransızlar, bir kararla Cemiyeti kapatıp çalışmalarını önledi, evrakına da el konuldu. El konulan evrak arasında Selamet-i Belde’nin gizlice politika ile uğraştığını belirleyen belgeler de vardı. Fransızlar Cemiyetin yöneticilerinden ele geçirdikleri bir kaç kişiyi tutukladılar. Başkan Samih Azmi Ezer ile iki arkadaşı bir yolunu bulup gizlice sınırı aşarak Türkiye’ye sığınmayı başarabildi.Samih Azmi Bey Adana’ya yerleşti. Uzun yıllar Hatay’a dönmeyerek Ankara, İstanbul ve Adana’da Hatay’ın kurtuluşu için uğraşan ülkü arkadaşlarıyla birlikte bütün gücü ile çalıştı. Kurtuluştan bir süre önce Fransızların çıkardığı bir af kararından yararlanarak Antakya’ya döndü. Kurtuluşa kadar Antakya’da Heyet-i Temsiliye ile birlikte sonuna kadar çaba harcadı.

Hatay Kurtuluş Savaşının ilk yıllarında Antakya’da kurulmuş olan “Selamet-i Belde Cemiyeti” Kurtuluş Savaşı’nın nüvesini teşkil etmesi bakımından Hatay tarihinin önemli bir sayfasını işgal edecektir. Özellikle Cemiyetin kurucusu rahmetli Samih Azmi Ezer’in bu uğurda harcadığı maddi, manevi çaba övülmeye değer. Onu rahmetle anmak, hepimiz için bir borçtur.

Konu ile ilgili tamamlayıcı bilgi için bkz. Mehmet Tekin, “İşgal Yıllarında Hatay Cemiyetleri, Selamet-i Belde, Elektrik Şirketi, Hilal-i Ahmer” Güneyde kütür, sayı 5, (Temmuz 1989), s. 2-5

12-Kırk asırlık Türk yurdu düşman elinde kalamaz

Kurtuluş Savaşı’nın kesin zaferle sonuçlanmasından sonra Büyük Kurtarıcı Mutafa Kemal, eşi Latife Hanımla birlikte büyük bir yurt gezisine çıkmıştı. Bu gezi sırasında 15 Mart 1923 tarihinde Adana’ya da uğrayacağı duyuldu. O sıralarda bir çok Antakyalı Adana’ya göçmüş, orada iş yeri kurmuştu. Mustafa Kemal’in Adana’ya geleceği haberi Adanalılardan daha çok Antakyalıları sevindirmişti. Yürekleri Anayurt hasretiyle yanıp tutuşan Antakyalılar Büyük Kurtarıcıyı karşılamak için zengin bir program hazırladılar. Bu programa göre Antakyalılar Adana’da özel bir tören uygulayacak, okul öğrencisi bir genç kız esaretin acıklı tablosunu canlandıran bir konuşma yapacak, Mustafa Kemal, siyah bayraklarla karşılanacaktı.

Mustafa Kemal 15 Mart 1923’de Adana’ya geldi, istasyonda eşsiz bir heyecan içinde karşılandı. Antakyalılar günler önceden hazırladıkları programı uyguladılar ve kendisini siyah bayraklarla karşıladılar. Aslen Şenköylü Ayşe Fitnat adında genç bir kız öğrenci çok içli, heyecanlı bir konuşma yaparak Hatay’daki acıklı durumun hazin bir tablosunu çizdi. Konuşmanın etkisi Büyük Ata’nın yüz hatlarına yansıyordu. Sükunetle dinledi Yüce Türk ve bir aslan gibi kükredi. Ağzından şu sözler döküldü:

-KIRK ASIRLIK TÜRK YURDU DÜŞMAN ELİNDE KALAMAZ…

O’nun dudakları arasından çıkan bu sözler yalnız Hatay’a, Hataylılara, Türkiye’ye değil, bütün insanlık dünyasına Hatay’ın kurtuluş müjdesi idi. Yalnız politik gerekler ve dünya koşulları Hatay’ın kurtuluşunu 15 yıl geciktirdi. Fakat Mustafa Kemal’in verdiği sözün mutlaka gerçekleşeceğine hiç kuşkumuz yoktu. Buna inanmış ve iman etmiştik. Sabırla bekledik ve savaşımıza devam ettik.

Şurasını açıklamak gerekir ki, biz Hatay’da yalnız Fransızlarla değil, Hatay’I Araplaştırmak için hiç bir fırsatı kaçırmayan Şam Hükümeti ve Hatay’ı bizden koparmaya çalışanlara hizmet eden Fransız uşaklarıyla toptan savaşıyorduk. Fransızlardan daha çok bizi üzen, uğraştıran nokta bu idi.

Şu bir gerçektir ki, Hatay’ın kurtuluşunu 15 Mart 1923’de Büyük Kurtarıcımızın Adana’da verdiği bu söze borçluyuz. Dünyanın en kudretli devletlerinden birinin pençesinden bu yurt parçasını kurtarmak, ancak Mustafa Kemal gibi eşsiz bir dahiye nasip olan bir başarıdır. Ve biz Hataylıların Mustafa Kemal’e bu bakımdan şükran ve minnet borcumuz iki kattır.

O’nun kutsal, manevi huzurunda minnet ve şükran duygularımızı her zaman olduğu gibi bu vesile ile bir daha açıklamak, her Türk için farzdır.

13-Şapka devrimiyle ilgili bir anı

1924 yılından itibaren Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşından önce tasarladığı büyük devrim savaşına başlamıştı. Hepimiz Anayuttaki bütün hareketleri, özellikle Mustafa Kemal’in gerçekleştireceği devrimleri büyük dikkatle izliyorduk. Medeni Kanun kabul edilmiş, Şer’iye Mahkemeleri kaldırılmış, tekke ve zaviyeler kapatılmış, Tevhid’i Tedrisat (Eğitim Birliği) kanunu çıkarılmış, medreseler tarihe karışmış, Türkiye Batı uygarlığına ayak uydurarak çağdaş uluslar düzeyine yükselme çabasına koyulmuştu.

1925’te Şapka Kanunu çıkarıldı. Kanun, ilk olarak memurlar için şapka giymeyi zorunlu kılıyordu. Bir süre sonra kanun halka da teşmil edildi. Ben o günlerde Mersin’de bulunuyordum. Bir fötr şapka alarak giydim ve bu kılıkla Antakya’ya geldim. Şehre geceleyin vardığım için kimse beni bu kılıkla görmemişti. Evimiz Uzunçarşı’da idi. Sabahleyin evden şapkalı olarak çıktım. Cumapazarı’ndaki işyerime gidiyordum. Çarşı iki taraflı hayret içinde beni izliyor, sanki önlerinden bir domuz geçiyormuş gibi birbirlerini dürterek beni gösteriyorlardı. Sağa sola bakmadan, kimseye aldırmadan yoluma devam ettim. Karşıdan şehrimizin tanınmış sarıklı hocalarından biri geliyordu. Çarşının orta yerinde karşılaştık. Kendisiyle tanışırdım. Beni başımda şapkayla görünce durdu. Aramızda şu konuşma geçti:

- Yahu senin baban müslüman, deden rahmetli de müslümandı, senin bu halin ne?

-Çok şükür ben de müslümanım hocam..

-Acele etme, vakit henüz geçmiş değil. Derhal şu başındaki şu şapkayı çıkart, tövbe istiğfar et, tecdidi iman eyle ve cehennemlik olmaktan kutul..

-Hoca efendi, boğazınıza kadar giydiğiniz şu giysiler, hep kafir dediğimiz adamların giysileridir. Hatta sırtınızdaki cübbe de Bizans Patriğinin giydiği nesnedir. Başınızda bulunan fesin de islamlıkla bir ilgisi yoktur. Fes, Yunanlıların milli serpuşudur. Ben şimdi başıma giydiğim bu çuha parçasıyla kafir olur muyum?

-Olursun.. Çünkü kafirleri taklit edenler de kafirdir..

-Ama ben kafir değil, 13 milyon müslümanın (o zaman nüfusumuz 13 milyon idi) taklit ediyorum.

-Zırvalama.. Orada bir kanun çıkmıştır ve 13 milyon müslüman da kanun zoru ile şapka giymektedir. Bizde böyle bir zorunluluk yoktur.

–Hoca efendi, eğer bu kumaş parçasını başıma geçirmekle kafir olacaksam, ki ben böyle bir şeye inanmıyorum, öyle ise bu din çok çürüktür, sizin olsun, dedim ve yoluma devam ettim.

Hoca efendi arkamdan bakakaldı.

Benimle hemen aynı günde Antakya’da şapka giyen kişi Ragıp Mursaloğlu’dur. Ben şapka giydikten sonra bir çok arkadaş, dost ve yakınım şapkayı çıkarmam için öğüt verdiler., beni zorladılar. Fakat hiç bir şey beni kararımdan döndüremezdi, döndüremedi de.. 9 yıl sonra, 1934’de Yeni Camide bu yüzden linç edilmekten zor kurtulacağım kimin aklına gelirdi o zaman. Bu ilginç olayı, yani Yeni Cami olayını da sırası gelince bu sütunlarda anlatacağım.

14-Gençspor Kulübü





















Bekir Efendi

1924’ten sonra Hatay’da kültür ve spor alanlarında kıpırdamalar göze çarpmaya başlamıştı. İlk olarak Şükrü Balcı’nın girişimi ile Antakya’da “Gençspor” adlı bir spor klübü kuruldu. Fransızlar bu klüp için izin vermeyi çok geciktirdiler. Uzun yazışmalardan sonra klüp yönetim kuruluna bir Fransızın katılması koşulu ile klübün açılmasına izin verdiler. Klüp, gençler arasında çok ilgi gördü. Gençspor Klübü’nün kurulmasında Şükrü Balcı’nın maddi, manevi emeği büyüktür. Diyebilirim ki, klüp onun eseridir.

Gençspor Yönetim Kuruluna Fransız lise öğretmenlerinden biri sırayla ve muntazam seçiliyordu. Komşu Halep ve Şam spor kuruluşlarıyla temasa geçildi. Antakya’da canlı bir spor hareketi başladı. Ben, yönetim kurulunda sekreter olarak uzun yıllar çalıştım.

Klüpte bir de kitabevi kurduk. Türkiye’den kitaplar getirttik. Fakat bu kitabevi bir süre sonra Fransızları ürkütmüş olacak ki, Fransız Mesalih-i Hassa (Özel Hizmet) subayı yöneticileri çağırarak spor klübünde spor yapılması gerektiğini, bu çatı altında bir kitaplık kurmanın yersiz olacağını ileri sürdü. Biz okumanın, kültürü geliştirmenin de bir çeşit kafa sporu olduğunu söyledik. Olmadı. Düşündük, taşındık, kitaplığın ayrı bir bölüm olarak başka bir binaya yerleşmesine karar verdik. Binayı bulduk, kütüphaneyi naklettik, adını da “Bekir Efendi Kütüphanesi” koyduk. Bekir Efendi, Antakya’da ilk kurulan ilkokul öğretmenlerinden erdemli bir sarıklı hoca idi. O zamanın gençlerinden bir çoğu Bekir Efendi’den feyz almışlardı. Bu suretle bir çeşit “hile-i şeriye” ile kütüphaneyi kurtardık.

Gençspor Kulübü, Hatay’ın spor ve kültür yaşantısında önemli rol oynamıştır. Bugünün büyükleri ve şimdi yönetim mekanizmasında yer almış bu gençlerin bir çoğu yaşamamaktadır. Klüp üyeleri kitaplıktan yararlanır, geceleri toplantı düzenler, eğlenceler yapılır, plaklar çalınır, dans edilirdi. Klüp biraz da o zaman gençlerimiz için doğal bir ihtiyaç olan sosyal bir merkez halini almıştı.

Bir ara Türkiye ile spor temasları gerçekleştirmeyi düşündük. En yakın komşu il Adana klüpleriyle maç yapmak için Fransızlardan pasaport istedik. Sudan bahanelerle Adana ile spor temasları başlatma isteğimize yanaşmadılar. Bu girişimin komşu iki ülke olan Türkiye ile Suriye arasında bir takım siyasi olaylara neden olabileceğini ileri sürdüler. Biz de kulüp olarak bu işten istemeyerek vazgeçmek zorunda kaldık.

Gençspor 26 Ağustos1926 tarihinde kuruldu. Tamamlayıcı bilgi için bkz. Mehmet Tekin, “İşgal Yıllarında Hatay Cemiyetleri III: Gençspor Kulubü”, Güneyde Kültür sayı 16, (Haziran 1990), s. 15-21

Gençspor Kütüphanesi 21 Ağustos 1931 tarihinde 500 kitapla hizmete açılmıştır. Mehmet Tekin, “Hatay’da Kitap ve Kütüphanenin Tarihi Üzerine Bir İnceleme” Güneyde Kültür, sayı 25, (Mart 1991) s. 3-9

Bekir Efendi Antakya Rüşdiyesinin ilk öğretmeni idi. 50 yıla yakın hizmetten sonra Ankara İtilafnamesi’nin imzalanmasını takip eden günlerde Birecik’e göçetti ve 2-3 yıl sonra orada vefat etti.

15-"Yeni Mecmua"dan sonra "Yenigün"

Mücadele dönemini en önemli yayın organı : YENİGÜN GAZETESİ

1925 yılından itibaren Hatay’da kültür ve fikir hareketleri giderek hız kazanma eğilimine girdi. Anayurtta Mustafa Kemal’in devrim hamlelerini hassasiyetle izliyor, bu devrimleri günü gününe benimseyerek biz de uygulamaya çalışıyorduk. Ancak bu durum Fransızları tedirgin etmekte idi. Hatay’da gençler tarafından titizlikle benimsenen bu uyanış karşı Fransız otoritesi gericileri ve özellikle yobazları destekleyen bir politika gütmeye başladı. Başta şapka devrimi olmak üzere bütün devrimlere, özellikle “laiklik” rejimine karşı Fransız mandası topyekun cephe almıştı. Fransızlarla birlikte mandacılara satılmış olan ve kendilerini “eşraf” sayan çıkarcılar da yobazları kışkırtmakta, başta Atatürk olmak üzere bu devrimleri yapanların müslümanlıkla ilgisi olmayan “mason”lar olduğu propogandasını yaymakta idiler. Fransızların propaganda desteği ve gericileri kışkırtan davranışları Hatay Türk gençliğini kamçılamakta, genç kuşakların da gericilere karşı cephe alması sonucunu doğurmakta idi.

Antakya’da ve tüm Hatay’da tek yayın organımız bile yoktu. İstanbul’dan postayla 3 günde gelen İstanbul gazetelerini okuyabiliyorduk ancak.

Gençspor Kulübünü 1926’da kuran uyanık gençlerimizden Şükrü Balcı, bu konuda ilk adımı attı. Balcı, 1928 yılında Antakya’da “Yeni Mecmua” adlı haftalık bir dergi çıkarmaya başladı.Siyasi niteliği olmayan bu dergi, ancak sosyal, edebi içerikli yazılarla yayınlanıyordu. Yazarları arasında Şükrü Balcı, Vedi Münir Karabay, Nafi Miski, Avukat Firuz Hanzad ve diğer arkadaşları vardı. Fakat bu dergi Hatay’da yayın ihtiyacını istenen düzeyde tatmin etmedi. Bir süre sonra Yeni Mecmua yerine günlük, siyasi nitelik taşıyan “Yenigün” adlı gazete aynı kimseler tarafından çıkarılmaya başlandı. Öte yandan Fransızlar da Şam hükümetinin para yardımı ile Türkçe “Antakya” adlı bir gazeteyi hemen yayına geçirdiler. Bu gazetenin başında Rum Ortodosk 2 vatandaş vardı. Fakat manda yanlısı gazete tutunamadı. Bu arada Şükrü Balcı Yenigün’ü daha iyi yürütebilmek için bana işbirliği teklif etti. Anlaştık ve birlikte çalışmaya başladık. ¹⁰ Ben zaman zaman gazetenin imtiyaz sahipliğini, yazı işleri müdürlüğünü yaptım. Yönetim işleri de aşağı yukarı tamamen bende idi.

Antakya gazetesi kapandıktan sonra bu gazetenin basıldığı matbadaki makine ve malzemeyi taksitle satın aldım. Bugünkü Yenigün Matbaası’nın temeli de bu şekilde atılmış oluyordu.

Yeni Mecmua’nın ilk sayısı 15 Mayıs 1928 tarihinde yayınlanmıştır.

Yenigün’ün ilk sayısı 16 Eylül 1930 tarihini taşır. Önce haftalık idi, 5 sayı sonra 14 Ekim 1930’dan itibaren haftada iki gün çıkmaya, bundan bir yıl sonra günlük yayınlanmaya başladı. Mehmet Tekin, Basın Tarihi s.67

¹⁰ Selim Çelenk Yenigün ailesine 1931 yılında katılmıştır.

16-Şükrü Balcı tutuklanıyor

1932 yılının Ağustos ayında Fransızlar “Yenigün” gazetesini kapattılar. Kapatma nedeni, Şükrü Balcı’nın imzasını taşıyan bir yazı idi. O sırada gazetenin sorumlu yazı işleri müdürlüğünü Şükrü Balcı, ben de imtiyaz sahibi sıfatı taşıyordum. “Başbelası hep bu topraktır” başlığını taşıyan yazısında Şükrü Balcı o zaman uygulanan “Aşar” vergisini eleştirmekte, bu yüzden ağır vergi yükü altında ezilen köylüyü savunmakta idi. Durum gerçekten acıklıydı. Çünkü toprak sahibi bir çok köylü, hükümete olan yıllık Aşar vergisi karşılığında topraklarını bedelsiz kiralamak için gazetelere ilanlar vermekte idi.

Fransızlar yazının komünist propagandası olduğunu, köylüyü hükümete karşı isyana teşvik eden bir nitelik taşıdığını ileri sürerek, Şükrü Balcı’yı elleri kelepçeli olarak “Halep Muhtelit Mahkemesi”ne yollamışlardı. ¹¹ O zaman eski Osmanlı devletinden kalma “Kapitülasyonlar” yürürlükteydi. Dava, yabancı uyruklu Fransız hükümetinin temsilcisi tarafından açıldığı için dosya Halep’te Fransızlardan kurulu muhtelit mahkemeye verilmişti. Gazetenin başında yalnız başıma kalmıştım. Ama her ne pahasına olursa olsun, Yenigün’ün yayınına devam edecektik.

Avukat arkadaşları Halep’e yolladık. Şükrü Balcı’nın maddi kefaletle serbest bırakılarak tutuksuz yargılanması için her çareye başvurduk. Bir hafta sonra Halep Muhtelit Mahkemesi 200 Suriye lirası tutarında kefaletle Şükrü Balcı’nın serbest bırakılmasına karar verdi. Ancak elimizde para yoktu. Çünkü gazeteyi büyük sıkıntılar içinde çıkarabiliyorduk. Rahmetli amcam Ömer Çelenk’ten 200 Suriye lirası borç alarak Halep’e gönderdim. Bu suretle Şükrü Balcı serbest bırakıldı. ¹²

Bu münasebetle benim için manevi bakımdan çok değer taşıyan bir anıyı burada tekrarlamadan geçemeyeceğim:

Şükrü Balcı’nın tutuklanarak Halep’e gönderildiğinin ertesi günü sabahleyin gazete idarehanesinde çalışırken elinde okul çantası olan Muhittin Yurdal¹³ adındaki genç odama girdi ve “Şükrü beyi tutuklamışlar. Sizin yalnız kaldığınızı biliyorum. Eğer yararlı olabilirsem okula gitmeyerek yardım etmeye çalışırım” dedi. O zaman lise son sınıfa devam eden, şimdi emekli öğretmen olan bu gencin jesti beni çok duygulandırdı, gözlerim yaşardı.

-Çok teşekkür ederim. Bana yararlı olamazsınız. Siz okulunuza gidin. Ben yalnız başıma işimi başarmaya çalışırım dedim.

Bu genç arkadaşın o zamanki davranışını hiç unutmam. Hala bu olayın etkisi ve heyecanını yaşıyorum.

¹¹ Mehmet Tekin, “Hatay Basın Tarihinden bir yaprak” Güneyde Kültür, sayı 24, (Ağustos 1992), s. 2-4

¹²
Olayla ilgili ayrıntılı bilgi ve Şükrü Balcı’nın yazısının metni için bkz. Hatay Basın Tarihi s. 68-73; Mehmet Tekin, “Hatay Basın Tarihinden Bir Yaprak” Güneyde Kültür, sayı 42 (Ağustos 1992), s. 2-4

¹³ Muhiddin Yurdal, Emekli Biyoloji Öğretmeni. O zamanki soyadı, aile ünvanı olan "Nakib”dir. 1993 yılında vefat etmiştir.

17-Fransızlar Yenigün'ü kapatıyor

YENİGÜN'ÜN Türk harfleriyle yayınlanan sayılarından biri

Şükrü Balcı’nın duruşması Halep’te devam ederken Şam Hükümeti Fransızların emriyle “Yenigün” gazetesini kapattı. Gazetede yayınlanan haber ve yorumların onları rahatsız ettiğini biliyorduk. Gazete kapatılınca mürettipler de işsiz kaldı. Biz de maddi güçlükler içinde bunalmış durumda idik. Hiç bir yerden yardım görmüyorduk. Kapatma kararının kaldırılması için çok uğraştık ama, başvurduğumuz her yerden adeta hakaretle kovulur gibi oluyorduk.

Bu arada yeni bir gazete imtiyazı almak için dilekçe ile Kaymakamlığa başvurdum. “Yurd” adlı bir gazete imtiyazı için müraacat etmiştim. Dilekçe Mutasarrıflığa havale edildi. ¹⁴ Mutasarrıf, eski Lise (şimdiki Müze) binasında görev yapıyordu. ¹⁵ Dilekçeyi Mutasarrıfa uzattım. Yüzüme baktı ve:
-Ne istiyorsunuz? dedi.
-Efendim, isteğim dilekçede yazılı..
-Dilekçeyi okudu, hışımla yüzüme baktı. Küplere binmişti:
-Utanmıyor musunuz? Sizi yılan gibi koynumuzda besliyoruz..
-Bana hakaret etmeye hakkınız yok! Size bir dilekçe verdim. Gereğinin yapılmasını istiyorum..

Hiddetle homurdandı ve dilekçeyi havale etti. Ancak bütün çabalarıma rağmen aynı matbaada aynı kişiler tarafından yeni bir gazete çıkarılamayacağı gerekçesiyle “Yurd” gazetesinin yayınına izin vermediler.

Aradan bir buçuk ay geçti. O sırada Yüce Komiser Mösyö Ponceau’(Ponso)nun Paris dönüşü Ankara’ya uğradığını, Türk devlet adamlarıyla 3 gün süren görüşmelerden sonra trenle Halep üzerinden Beyrut’a döneceğini öğrendik. Dönüş gün ve saatini tesbit ettik. Tren akşam saat 20.00’de Halep’e varıyor, bir saat sonra da Beyrut’a hareket ediyordu. Fransızca bir dilekçe hazırladık ve Şükrü Balcı ile birlikte Halep’e gittik. Trende Mösyö Ponceau’yu bulduk, dilekçeyi verdik. Dilekçede Hatay’da Türk cemaatinin tek sesi olan “Yenigün” gazetesinin Şam Hükümeti tarafından kapatıldığını, bu hareketin özgürlüğün sembolü olan Fransız adaletiyle bağdaşmayacağını belirtiyor ve kapatma kararının kaldırılması için Yüce Komiserliğin konuya el koymasını istiyorduk. O zamanki rejime göre Suriye ve Lübnan’da her şey mandater hükümetin temsilcisi olan Yüce Komiserliğin elinde idi. Ankara’da Türk devlet adamlarıyla temaslarda bulunduktan sonra Beyrut’a dönmekte olan Mösyö Ponceau’nun bu görüşmelerin etkisi altında olduğunu düşünerek bu yöntemi izlemiştik. Ponceau’nun Türk dostu olduğu da söylentiler arasındaydı.

Bu arada arkadaşımız Vedi Münir Karabay’ı da Şam’a gönderdik. O tarihte Suriye’de başbakan Hakkı El Azm’dı. Suriye Başbakanı, Vedi Münir beyin yakından tanıdığı bir kişiydi. Yukarıda da işaret ettiğim gibi Suriye’deki sivil hükümet bir kukladan ibaretti. Her şey Fransızların isteğiyle yürürdü. Suriye hükümetinin ve parlamentonun emirleri, kararları, Şam’da Yüce Komiserliğin temsilcisi olan Mösyö Fokno’nun onayı olmadan yürüyemezdi.

¹⁴ Mutasarrıf : Osmanlı döneminde kaza ile vilayet arasında yer alan ve “Sancak” veya “Liva” adı verilen idari birimin başında olan yöneticinin ünvanı

¹⁵ İskenderun çok sıcak olduğundan Sancak idareci ve memurları Haziran’da Antakyas’ya taşınır, Eylül sonunda yine İskenderun’a dönerlerdi.

18-Yenigün tekrar çıkıyor

Yüce Komiser Mösyö Ponceau’ya verdiğimiz dilekçenin etkisi 10 gün sonra görüldü. Şam’a giden arkadaşımız Vedi Münir Karabay’dan telefonla aldığımız haberde Suriye yönetiminin “Yenigün”ün tekrar yayınlanmasına izin veren Kararnamesinin Bakanlar Kurulunca onaylandığı, ertesi günden itibaren “Yenigün”ü çıkarabileceğimiz, Kararnamenin de İskenderun Mutasarrıflığına postalandığı belirtiliyordu. ¹⁶ Matbada hemen hazırlıklara, yazıların dizilmesine başlandı. Kasım ayında idik. Sancak merkezi kışlık yeri olan İskenderun’a taşınmıştı. Kararnameyi İskenderun’dan almak zorunda idik. Ben zaman geçirmeden hemen İskenderun’a gittim. Mutasarrıfın hasta ve evinde istirahat etmekte olduğunu söylediler. Sancak Sekreteri (yani Mektupçu) usulen Mutasarrıfa vekalet etmekte idi. Sekretere başvurdum, Şam’dan gönderilen Bakanlar Kurulu kararnamesini tebellüğe geldiğimi anlattım. Sancak Sekreteri kibar bir insandı. Kararnamenin Mutassarıf tarafından imza edilmesi gerektiğini, bu yetkinin Mutasarrıfa ait olduğunu bildirdi. Kararnameyi almak için İskenderun’a geldiğimi, almadan gitmeyeceğimi söyleyerek direndim. Mutasarrıfın evine haber salındı. Hasta olan Mutasarrıf, imza için makama geldi. 2 ay önce Antakya’da bana “Sizi yılan gibi koynumuzda besliyoruz” diyen bu insanın yanına girmeye terddüt ediyordum. Sancak Sekreterinin odasından bir odacı ile kararnameyi imza için Mutasarrıfa gönderdik. Biraz sonra odacı döndü ve Mutasarrıfın benimle görüşmek istediğini söyledi. İster istemez makamına girdim. Adam beni güleryüzle ve ayakta karşıladı, iltifat etti. Bu değişikliğe şaşırmıştım. Beni tebrik ettikten sonra:

-Bizim evde iki aydan beri matem vardı, dedi.

Ben hayretle:

-Geçmiş olsun efendim, hayırdır inşallah, ne oldu diye meraklanınca, iki ay önce bizi yılan gibi koynunda beslediğini söyleyen Mutasarrıf:

-Efendim, bizim evde “Yenigün”den başka gazete okunmaz. “Yenigün” kapandıktan sonra bizim evde matem başlamıştı demesin mi.. Bu durum karşısında ağzım bir karış açık kaldı. Hiç karşılık vermeden Karanameyi alıp kendisine veda ve teşekkür ederek ayrıldım.

Bu anıyı, zamanın yöneticileri hakkında bir fikir vermek için yazıyorum.

¹⁶ Kararname metni için bkz. Hatay Basın Tarihi, s. 71

19-Nüfus cüzdanlarının baskı öyküsü

Basımı olay olan Nüfus Cüzdanı

1931 yılına kadar Hatay’da kullanılan nüfus cüzdanları Türkçe, Arapça, Fransızca olmak üzere 3 dilde hazırlanırdı. Adi bir kağıda basılmış bu önemli belge, sözüm ona kimlik cüzdanı idi.

Yenigün’ün kapalı olduğu bir sırada Sancak yönetimi bir ihale ilanı yayınladı. Örneğine göre 10 bin tane aile cüzdanının basılması, kapalı zarf usülü ile eksiltilmeye konuluyordu. Matbaamız kapalı, mürettipler işsiz bekliyordu. Eksiltme günü ihaleye katılmak için İskenderun’a gittim. Halep ve İskenderun’dan 7 maatbacı ihaleye katılmak için gelmişti. İşin mahiyetini inceden inceye hesapladım, maliyet bedelinin üzerine mürettiplerin bir aylık ücretlerini ekledim. 10 bin tane nüfus cüzdanının 700 lira olarak belirlenen muhammen bedelini yarı fiyatına, yani 350 Suriye lirasına indirerek zarfı komisyona verdim. En ucuz fiyatı öneren ben olduğum için ihale üzerime kalmıştı. Şam’dan gönderilmiş olan cüzdan örneğini aldım. Cüzdan örneği sadece Arapça düzenlenmişti. Hükümet konağının koridorunda Dr. Abdurrahman Melek’le karşılaştım. Yalnız Arapça yazılı olan cüzdan örneğini gösterdim. Sancakta resmi baş dilin Türkçe olması gerekirken nüfus cüzdanlarının yalnız Arapça bastırılmak istendiğini anlattım. Birlikte Delege Duriex’(Düryo)ya gittik, durumu anlatarak nüfus cüzdanlarına resmi dil olan Türkçenin eklenmesi gerektiğini belirttik. Delege bizi haklı gördü, muavini Binbaşı Hugnault’yu benimle birlikte Mutasarrıfa göndererek haklı isteğimizin yerine getirilmesi gerektiğini belirtti. Mutasarrıf ise bu duruma sinirlendi. Sancakta anadilin Arapça olduğunu ileri sürdü. Fakat Binbaşı Hugnault Delegenin kesin emrini bildirince akan sular duruldu. Cüzdana Türkçenin de eklenmesi kabul edildi. Ben elimdeki örneğin Arapça olduğunu anımsatarak Türkçe ve Arapça yazılı yeni bir örnek verilmesini istedim. Mutasarrıf “Siz iki dilde de yazılmış bir örnek düzenleyip getirin, görelim” dedi. Yeni bir örnek düzenledim. Bu örnekte Türkçe başta, Arapça altta idi. Mutasarrıf bunu görünce küplere bindi:

-Burada anadil Arapçadır. Arapça başta, Türkçe altta olacak diye bağırdı. Zorunlu olarak örneği kendisinin istediği şekilde değiştirdim. Yalnız cüzdanın kapak kısmındaki yazının Türkçesi sağ, Arapçası solda yanyana basılmıştı. Mutasarrıf bu örneği kabul ederek altını mühürledi, onaylayıp imzaladı.

Şartname gereğince ay sonunda cüzdanlardan 2.500’ünü Kırıkhan, 2.500’ünü de İskenderun Nüfus Memurluklarına teslim ettim. 5.000 tanesini Antakya Nüfus Müdürlüğüne götürdüm. Nüfus Müdürü Osman adında biriydi. Müdür cüzdanların aslına uygun olmadığı iddiasıyla kabul etmek istemedi. Bu müdür Türkiye’den kaçarak buraya sığınmış, Fransızlara sığınan diğer vatan hainleri gibi mükafat olarak Antakya Nüfus Müdürlüğüne atanmış bir kişiydi.. Antakya’da Kaymakam Zekeriya Bey¹⁷ adında, aslen Şam’ın Kuneytra ilçesi halkından, Osmanlı ordusunda Yarbaylık yapmış bir askerdi. Ona çıktım, Mutasarrıfın onayladığı mühürlü örneği, bizim bastığımız örnekle birlikte masasına koydum, Nüfus Müdürünün cüzdanları almak istemediğini anlattım. Kaymakam örnekleri inceledi, Nüfus Müdürünü çağırttı, onaylı örneğe uygun olan nüfus cüzdanlarının hemen teslim alınmasını emretti. Cüzdanları teslim ettik, paramızı da aldık.

Bu olay, o günlerde İskenderun Sancağında görev yapan sözde Türk olan soysuzların bizlere nasıl zorluk çıkardıklarını ortaya koyan ibret verici örneklerden biridir.

¹⁷ Zekeriya İdris Bey, Antakya’da 4 yıl kadar görev yaptıktan sonra, Antep Valisinin gelişinin hemen ardından Kuneytra’ya nakledilmiş, Mayıs 1934’te Antakya’dan ayrılmıştır.

20-Antakya'da yeni Türk harfleriyle ilk kurs

1928 yılında Anayurtta yeni Türk harflerinin kabul edilmesinden sonra öteki devrimler gibi Atatürk’ün bu çağdaş girişiminin etkisi de Hatay’da çok olumlu yankılanmıştı. Hemen İstanbul’dan yeni alfabeler getirterek halka dağıtmaya başladık. Başta aydın gençler olmak üzere bütün Türkler (yobazlar hariç) yeni Türk harflerini öğrenmek için can atmaya başladı. Özellikle esnaf gençlerin bu konuya ilgisi yoğundu. O sırada Antakya’ya İhsan adında biri gelmişti.¹⁸ İhsan beyin dükkan dükkan dolaşarak halka yeni Türk harflerini öğretmek için bir misyoner gibi çaba harcadığını gördük. Bu durumu ve halkın gösterdiği büyük ilgiyi dikkate alarak Ahmet Sırrı Bey (Hocaoğlu) ile Antakya’da halka yeni Türk harflerini öğretmek için gece kurs açmaya karar verdik.

Kurs için Cumapazarı’nda bir ev kiraladık. Mevsim yaz olduğu için sancak merkezi Antakya’daydı. Durumdan hükümeti haberdar etmek gerekirdi. Düşündük ki, işi dolambaçlı yollar yerine kestirme yoldan, bir olup bittiye getirerek sonuca varmayı uygun bulduk. Delege Mösyö Durieux’ya bir dilekçe verdik. Bir beyanname niteliği taşıyan dilekçede aynen şunlar yazılı idi.

”Yeni Türk harflerini isteyenlere ücret karşılığında öğretmek için bir kurs açtım. Gerekli muamelenin yapılmasını rica ederim.”

imza
Selim Çelenk

Antakya’da o günlerde elektrik yoktu. Bir lüks lambası, bir masa, 30 sandalye, yazı tahtası sağlayarak kurs için öğrenci yazmaya başladık. Verdiğim beyanname hükmünü yerine getirmek için öğrencilerden haftada 1 kuruş alınacak, kurs dönemleri de 3’er ay olacaktı. Kursa her dönem için 30’ar öğrenci alacaktık. Kurs açılır açılmaz ilk yaygara Şam basınında koptu. Arap gazeteleri Ankara eğitim örgütünün Antakya’ya da el atarak burada bir şube açtığını yazıyor, saldırılarına devam ediyorlardı. Fransızlar hiç tınmadılar. Kurs açıldıktan bir hafta sonra Delegasyondan bir davet aldım. Kursta yeni Türk harflerinden başka bir eğitim yapılmayacağına dair benden bir taahhütname aldılar. Formalite tamamdı artık. Kurs devam ederken Kaymakam değişti, Ata bey adında yeni bir kaymakam geldi. Bu sırada kursun açıldığı evin çevresinde sivil polisler peyda olduğunu gördüm. Kontrol altına alındığımız anlaşılıyordu. Ama ne olursa olsun kursu sürdürmede kararlı idik.

Ertesi gün polis komiseri Lütfü Bey’e gittim. Kurs binası etrafında sivil polislerin dolaştığını, buna bir anlam veremediğimi belirterek nedenini sordum. Lütfü Bey “Kaymakam yeni geldi. Şam gazetelerinin aleyhinizdeki yayını dikkatini çekmiş. Benden işin niteliği, kursa kaç kişinin devam ettiği hakkında bilgi istedi. Biz de sivil polisleri bu işle görevlendirdik. Kusura bakmayın. Ne yapalım, görevimiz. Kaymakam Bey de sizinle tanışmak istiyor. İsterseniz kendisiyle görüşün” dedi.

Kaymakamın yanına çıktım, kendisini kurs hakkında bilgilendirdim. Kursa devam edenlerin, şimdiye kadar mezun olanların sayısı hakkında aydınlatıcı bilgiler verdim. Kaymakam, en büyük mülki amir olarak bu kurstan kendisinin ve hükümetin haberi olmadığını söyledi, açılma izninin ne zaman, nereden alındığını sordu. “Efendim, bu suyu pınarın başından içtim. Doğrudan mandater hükümet temsilcisi olan Delegasyondan izin aldım” diye yanıt verince Kaymakam kızdı:

-Ne demek.. Burada Kaymakamlık dururken başka yerden izin alamazsınız. Bu durumda kursu kapatırım, diye çıkıştı.

Hiç alttan almadım:
-Kaymakam Bey, ben Delegasyondan izin almış ve taahhütname vermiş durumdayım. Kurs devam edecek.. Siz isterseniz kapıya kilit vurarak kursu kapatabilirsiniz.. dedim ve kaymakamın yanından ayrıldım.

Kurs devam etti. Ama o günden sonra polis kontrolü sona erdi, ses seda da çıkmadı. 2 yıl içinde yaklaşık 600 vatandaş kurstan mezun oldu. 2 yıl sonra Yüce Komiserlikten bir kararname yayınlandı. Kararnamede kurs açmak isteyenlerin Yüce Komiserlikten izin almaları şart koşuluyordu.

Aradan yıllar geçti. Hatay davası en hararetli safhaya girmişti. 1936 yılı sonlarında Heyeti Temsiliye benim Antakya’da yeni bir kurs açmamı önerdi. Yüce Komiserliğin kararı olduğunu, izin almadan kurs açamayacağımı söyledimse de eskiden yaptığımız gibi gene bir oldu bittiyle bu işi sonuçlandırmam için ısrar ettiler. Köprü yakınlarında bir ev kiralandı. Sıralar getirildi, yazı tahtası hazırlandı. Akşam kursu açtım. Ertesi gün polisler geldi. İzinsiz açılan kursun kapatılacağını bana tebliğ ettiler. İşin böyle sonuçlanacağı belliydi. Bu durum karşısında çaresiz kaldığım için ikinci kez açılmış olan kursu kapatmak zorunda kaldım.¹⁹

¹⁸ Yeni yazıyı öğretmek için çalışan kişinin adı “Sarı Ziya” olarak hatırlanmaktadır.

¹⁹ Yeni Türk harflerinin Hatay’da yayılması için harcanan çabalar hakkında tamamlayıcı bilgi için bkz. Mehmet Tekin, Harf İnkılabı, Türk Ocaklarının Çalışmaları ve Hatay’da yeni yazı, Antakya 1988

21-Yeni Türk harfleri ve Yenigün gazetesi

Selim Çelenk'in Yenigün Mesul Müdür Kimlik Kartı

1928’de Anayurtta kabul edilen yeni Türk harflerinin Hatay’da da olumlu karşılandığına daha önce de işaret etmiştim. Fakat Hatay’daki Türk okullarında Arap harfleriyle eğitim devam ediyordu. Fransızlar yeni Türk harflerini bir türlü okullara sokmaya yanaşmıyordu. “Yenigün” gazetesi 1929’da ilk olarak bir sayfasını yeni harflerle çıkarmaya başladı. 1930’da bunu ikinci sayfa izledi. Mahkeme ve resmi dairelerden gelen ilanların çoğu Arapçaydı. Gazeteyi yaşatabilmek için Arap harfleriyle gelen Türkçe ya da Arapça bu ilanları yayınlamak zorunda kalıyorduk.

Türk okullarında yeni Türk harfleriyle eğitim yapılması için hükümeti durmadan sıkıştırıyor, gazete ile ağır yayınlar yapıyorduk. 1939 yılında “Yenigün'ün 3. sayfası da Türk harfleriyle yayınlanmaya başladı. Ancak ilan sayfası olan 4. sayfa, yukarıda işaret ettiğim gibi, resmi ilanları koyabilmek için Arap harfleriyle çıkmaya devam ediyordu. ²º

Gazeteyi Türk harfleriyle yayınlamaya başlamadan önce işin mali yönünü düşündük. O zaman “Yenigün” Halep’te günde 100, Adana’da 100, Mersin’de 50, Ceyhan’da 50 tane satıyordu. Durumu inceledik. Şöyle bir kanıya vardık: Antakya’daki satışımız değişmezdi. Halep’te tirajımız düşerdi. Buna karşılık Halep’teki kaybımızı Adana, Mersin ve Ceyhan karşılardı. “Yenigün” Türk harfleriyle yayınlandığı gün bir kulağımızı Halep’e, bir kulağımızı da Adana ve dolaylarına vererek durumu izledik. Biz en çok Halep’ten şüpheli idik. Akşam Halep bayimizden ilk telefon haberi geldi. Bayi gazetenin tamamen satıldığını anlatarak ertesi günden itibaren Halep’e günde 100 yerine 200 gazete göndermemizi istiyordu. 2 gün sonra da Adana bayimiz günde 100 yerine 50, Mersin 50 yerine 25, Ceyhan da 50 yerine 25 adet gazete göndermemizi bize duyurdu. Tahminlerimiz tam tersine çıkmıştı. Hatta bir süre sonra yeni Türk harfleriyle yayınlanan “Yenigün”ün Adana, Mersin ve Ceyhan’daki satışları sıfıra düştü. Halep’teki tiraj ise 250’ye yükseldi. Meğer Adana ve dolaylarındaki satışın kerameti eski yazı harflerdeymiş.

“Yenigün”ün satışındaki bu inişli çıkışlı gelişme, bizim için hiç beklenmedik bir sürpriz oldu.

²º Yenigün’de önce haber başlıkları ve birkaç kısa haber ile başlayan yeni yazı uygulaması 27.4.1931 tarihinde çıkarılan ve tümüyle yeni yazı hazırlanan “Yenigün Edebi İlavesi” ile yeni bir boyut kazandı. Ancak devam edemedi. 1933’te tamamen yeni yazı ile iki nüsha daha yayınlandı. 6 Mayıs 1937’de 1. sayfa, 11 Mayısta 1,2 ve 3. sayfalar, 24 Ağustos 1937’den itibaren gazetenin tümü yeni yazı ile yayınlanmıştır. Hatay Basın Tarihi, 67-76

22-Alfabelerdeki Atatürk resimlerinin yırtılması

Büyük çabalardan, yıllarca süren uğraşıdan sonra Fransızlar 1933’de Hatay’daki Türk ilkokullarında eğitimin yeni Türk harfleriyle yapılmasını kabul ettiler. Alfabelerin getirilmesi işini de bize yüklediler. Alfabeler İstanbul’dan getirildi ve okullara dağıtıldı. O tarihte “Yenigün”ün Yazı İşleri Müdürlüğü üzerimde idi. İmtiyaz sahibi olan Şükrü Balcı, Cumhuriyet’in 10. Yıldönümü kutlama törenlerini izlemek için Ankara’ya gitmişti.

Bir gün, kısa süre önce okullara dağıtılan alfabelerdeki Atatürk resimlerinin yırtıldığını, kitapların bu şekilde öğrencilere dağıtıldığını öğrenince şaşırdım. Atatürk’ün resimlerinin kimler tarafından, nasıl, kimin emriyle yırtıldığını öğrenmek mümkün olmadı. Kimse bu ağır suçu yüklenmek istemiyor, görevliler birbirini suçluyordu.

Durumu gazetede açıklayarak en büyük Türk’e karşı işlenen bu cinayetin sorumlularının ortaya çıkarılmasını istedim. Ertesi gün Maarif (Eğitim) Müdürlüğü’nden bir tekzip geldi. Yazıda olayın gerçek dışı olduğu belirtiliyordu. Kanun hükümlerine göre resmi bir kurumdan gelen tekzibi gazeteye aynen koydum. Ama tekzibin altına da ağır bir dille Maarif Müdürlüğü’nün yalan söylediğini, olayı isbata hazır olduğumuzu, delillerin elimizde bulunduğunu, bu çirkin eyleme Türk halkının tahammül edemeyeceğini belirten bir yazı yazdım.

Alfabelerden yırtılan Atatürk resimlerinden bir kaç tanesini ele geçirmiştim. O sırada izinli olarak Paris’te bulunan Delege Durieux’nun yerine yardımcısı Binbaşı Hugnault vekalet ediyordu. Gazetede yazımın çıktığının ertesi günü İskenderun’dan Antakya’ya gelen Binbaşı Hugnault beni çağırttı. Odasına girdiğimde adam ayakta, çok sinirli şekilde dolaşıyordu. “Yenigün”deki yazım kırmızı kalemle çizilmiş, yanıbaşında da Fransızca tercümesi masanın üzerinde duruyordu. Binbaşı Hugnault bana ilk olarak şu soruyu yöneltti:

-Bu yazılardan kim sorumlu?

-Ben sorumluyum, Yazı İşleri Müdürü benim.

Kızdı:

-Siz kendinizi Ankara’da mı sanıyorsunuz? Bu ne kepazelik? Böyle bir polemiğe asla izin veremeyiz. Sizi mahkemeye verir, gazeteyi de kapatırız. Şükrü Balcı’yı bilinçli olarak Ankara’ya yolladınız, arkasından kaleme aldığınız bu yazıyı Ankara’da bayrak gibi kullanmasını sağladınız. Sizler iki hükümet arasındaki dostluğu baltalamak, politik çıkar sağlamak istiyorsunuz.

Ağzını açıp gözünü yuman, tehditler savuran delege Delege yardımcısının sözlerini sükunet ve soğukkanlılıkla dinledim. Kendisine şu karşılığı verdim:

-Sakin olunuz sayın Binbaşım.. Bizi mahkemeye verir, hapseder, asar kesersiniz. Buna bir diyeceğim yoktur. Şükrü Balcı Ankara’ya giderken böyle bir durum söz konusu değildi. Bu bakımdan bu konudaki düşünceniz yanlıştır. Bizim yüksek politikayla ilgimiz yok. Biz sadece Sancak sınırları içinde sizin Ankara İtilafnamesiyle yükümlü olduğunuz Türk kültürünün gelişmesi, bağımsız İskenderun Sancağı’nda bu anlaşmanın yürütülmesi için uğraşıyoruz. Bu bizim doğal hakkımızdır. (Adamı pohpohlamak lazımdı.) Sayın Binbaşım, siz yurdunuzun savunması uğrunda (Hugnault 1. Dünya Savaşında bir kolunu kaybetmiş malul bir subaydı) bir kolunu döğüşerek kaybetmiş şerefli bir askersiniz. İzin verirseniz size bir soru yönelteceğim: Bir an için Fransa’nın bir bölgesini yabancı bir devlet işgal etmiş varsayın. Siz de o bölgede gazeteci olsanız, işgalciler sizin en kutsal varlığınız olan (adı o anda aklıma gelmişti) Jeanne D’Arc gibi bir kahramana karşı girişilen böyle bir olaya tanık olsanız, susar, seyirci kalır mıydınız, dedim.

O ana kadar çok sinirli biçimde tehditler savuran ayakta duran Hugnault bu sözlerim karşısında birden yumuşadı. Adamın en hassas damarına dokunduğum anlaşılıyordu. Koltuğuna kuruldu ve benimle bir dost gibi konuşmaya başladı:

-İyi ama dostum, siz bu olayı daha önce bize bildirecektiniz. Bu işi başında önlemek mümkündü.

Savunmayı sürdürdüm:

-Efendim, bu olayı gazetede yayınladık ve hükümetin dikkatini çekerek uyarmak istedik. Ancak Maarif Müdürlüğünüz bizi tekzip etti. Yalancı olmadığımızı, olayın gerçekten cereyan ettiğini ispat için kendimizi savunma gereğini duyarak yazıyı yazmak zorunda kaldım, dedim ve alfabelerden yırtılmış Atatürk resimlerini cebimden çıkararak masaya koydum. Hugnault biraz düşündü ve:

-Bu durumda haklısınız. Fakat rica ederim bundan sonra böyle şeyler tekrarlanmasın. Daha önce işaret ettiğim gibi bu tür şeyler iki hükümet arasındaki dostluğu baltalar, bundan da en çok siz zarar görürsünüz.

-Biz böyle bir olayın meydana gelmesini nasıl isteriz sayın Binbaşım? Temenni edelim ki benzer bir olay meydana gelmesin, böylesi üzücü durumlarla bir daha karşı karşıya kalmayalım.

Binbaşının yanından çıktığımda ter içinde kalmıştım. İşte Hatay Kurtuluş Savaşında meydana gelen “Atatürk resimlerinin yırtılması olayı”nın iç yüzü budur.

Büyük Kurtarıcımızın resimlerinin alfabelerden kimler tarafından yırtıldığı, bu komplonun nasıl, kimler tarafından düzenlendiği belli olmamıştı. Ancak Fransızlar olaya çok önem vermiş ve telaşa düşmüşlerdi.²¹

²¹ Bilgi için bkz. :Hatay Basınında Atatürk, s.52
Olay 15 Ekim 1933 günü cereyan etmiştir, Fransızlar buna Türkiye’den gelen kitaplarda Suriye’nin kanunlarına aykırı bilgiler ve Türk Milli liderlerinin resimlerinin bulunmasını gerekçe göstermişlerdir. Mehmet Tekin, Hatay Tarihi s. 146-147

23-Gaziantep Valisinin Hatay ziyareti

Vali Akif İyidoğan Turizm Oteli önünde

1934 yılının Mayıs ayında Gaziantep Valisi Akif İyidoğan’ın Hatay ziyareti, Hatay’ı yerinden oynatan bir olay niteliği taşıdı. Bu heyecanın nedeni şu idi:

Gaziantep’te eczacılık yapan aslen Antakyalı Tevfik Bey²² adında bir hemşerimiz, günün birinde Antakya’daki akrabalarından Mustafa Rasih Bensan’a şu telgrafı çeker:

“Valiniz geliyor, karşılayınız”.

Telgrafı alan postanedeki memur, bunu PTT müdürüne gösteriyor, o da tereddüt içinde ne yapacağının şaşırıyor, soluğu Fransız Delegesi Durieux’nun yanında alıyor. Telgrafı gösterek bunun sahibine verilip verilmeyeceğini soruyor. Delege telgraf metnini inceledikten sonra “Verebilirsiniz” diyor. Ve telgraf Mustafa Rasih Bensan’a iletiliyor..

Gaziantep Valisi İyidoğan’dan “Valiniz” diye söz eden telgrafta yer alan haber yıldırım hızıyla şehirde yayılınca büyük bir heyecan dalgası ortalığı sardı. İşi incelemeye koyulduk ve Gaziantep Valisi Akif İyidoğan’ın bir heyetle birlikte Halep’e geldiğini, Baron Otelinde de misafir edildiklerini öğrendik. Bütün halk Vali İyidoğan’ın Hatay’ı Fransızlardan teslim almaya geldiğine kesinlikle inanmıştı. Düşünce şu idi: Eğer böyle olmasaydı Fransız delegesi telgrafın Mustafa Rasih beye verilmesine göz yummazdı.. Heyecan giderek büyüdü ve çok sayıda otomobil Halep’e akına başladı. İşin gerçek yönünü öğrenmek için ben de 2 arkadaşımla Halep’e gittim. Baron Otelinin salonunda Akif İyidoğan ve beraberindeki heyetle karşılaştım. İyidoğan’a yanaşarak Hatay’a ne zaman geleceklerini, dolaşan söylentilerin doğru olup olmadığını sordum. Vali hayretle yüzüme baktı. Kendisinin bir heyetle Suriye makamlarıyla sınır işlerini görüşmek üzere Halep’e geldiğini, Fransız yöneticiler tarafından Antakya’yı da ziyaret için davet edildiğini, Hatay’ı Fransızlardan teslim alma olayının söz konusu olamayacağını, hükümetinden de böyle bir emir almadığını söyledi.

Ancak Vali Akif İyidoğan’ın bu açıklamasının herkes kuşkuyla karşıladı. Halkı heyecana vermemek için böyle konuştuğunu sanıyorlardı. Akşam Antakya’ya döndük. İyidoğan ertesi gün gelecekti. Beklemeye başladık. Ertesi gün şehirdeki kadın-erkek, genç-ihtiyar 7’sinden 70’ine bütün Türkler İskenderun şosesi boyunca birikmişti. Fransızlar haklı olarak durumdan endişelendiler. Herhangi bir olayı önlemek amacıyla İyidoğan’ın Antakya’yı ziyaretini iptal etmek için girişime geçtiler. Antakya’da büyük bir heyecan hüküm sürdüğünü, bu nedenle programı değiştirerek Kırıkhan’dan sonra yola devam etmeyerek tekrar Halep’e dönmesi için İyidoğan’ı ikna etmek istediler. Fakat Vali İyidoğan programı kesinlikle değiştirmeyeceğini, Antakya’yı ziyaret edeceğini kesin olarak açıklayınca Fransızlar ister istemez programı aynen yürütmek zorunda kaldılar. Bu görüşmeler yüzünden İyidoğan’ın Antakya’yı ziyaret saati gecikti, hava karardı. Halk, kilometreler boyunca yola dökülmüş, bekliyordu. İyidoğan, Hatay tarihinde eşi görülmemiş coşkun heyecan ve sevgi gösterileri arasında geldi. Turizm Oteli’nde (bugünkü Özel Ata Lisesi) konuk edildi. Kendisini getiren otomobil Köprübaşı’ndan Turizm Oteline kadar olan 400 metrelik mesafeyi ancak 2 saatte alabilmişti. Fransızların aldığı önlemler hiç bir yarar sağlamamıştı.

Halk Gaziantep Valisi Akif İyidoğan’ı görüp koklamak, daha doğrusu otomobildeki Türk bayrağına yüzünü sürerek hasretini dindirmek için önüne geçilmez bir heyecan ve coşku içinde çırpınıyordu. Turizm Oteli’nin önü mahşere dönmüştü. Otelin önündeki demir parmaklıklara tırmanan insanlar, Valiyi bekliyordu. Demir parmaklıkların, üzerindeki insanların ağırlığına dayanamıyarak yavaş yavaş eğildiğini gördüm. Bereket versin parmaklıkların her yanı insanlarla dolu olduğu için kimsenin burnu kanamadı. Vali İyidoğan’ı otelin önünde otomobilden zorlukla çıkarabildik. Halkın kolları arasından güçlükle ayırarak bitkin bir halde otele sokabildik. Yorgunluktan perişandı. Beraberindeki Jandarma Alay Komutanı Albay Tahsin bey, kalabalığın arasında kaybolmuştu. Halk zaman zaman İyidoğan’ın arabasını havaya kaldırıyor, eller üstünde taşımak istiyor,rica minnet yere indiriyordu. Albayı ancak bir saat kadar sonra kalabalık arasında bularak bitkin durumda otele getirebildik. Otelin önünde toplanan binlerce insan, İyidoğan’ı görmek, sesini duymak için aralıksız haykırıyor, avuçları patlayıncaya kadar alkışa devam ediyordu. İyidoğan’a balkona çıkarak halka seslenmesini ve dağılmalarını istemesini rica ettik. Çok yorgun olan Vali İyidoğan, balkona çıkarak halka teşekkür etti, herkesin sükunetle dağılması ricasında bulundu. Halk ancak geceyarısında, saatler sonra otelin önünden ayrıldı.

Hatay’ı yerinden oynatan bu olayın ve Gaziantepten çekilen telgrafın içyüzü şudur:

Aslında Eczacı Tevfik Bey Gaziantep’ten “VALİMİZ geliyor, karşılayın” şeklinde bir telgraf çekmiş, fakat telgrafhane “VALİMİZ” kelimesini “VALİNİZ” şeklinde almış, yani telgraftaki “Valimiz” kelimesi “Valiniz” olmuş.. Bir harfin yanlış alınması yüzünden Hatay eşsiz, tarihi günlerinden birini yaşamıştı.

Gaziantep Valisi Akif İyidoğan, beraberindeki heyetle ertesi gün kendilerine katılan otomobil konvoyuyla Harbiye şelalelerini, tarihi yerleri gezmiş, gelişinde olduğu gibi dönüşünde de hiç bir devlete adamına nasip olmayan heyecan ve sevinç fırtınası içinde uğurlanmıştı. ²³

²² Eczacı Tevfik Doğan Ülkümen. Ayrıntı için bkz. : Mehmet Tekin, İşgal Yıllarında Gaziantep Valisinin Antakya Ziyareti, Antakya, 1989

²³ Vali Akif İyidoğan başkanlığındaki Türk heyeti Türkiye ile Fransa arasında (Suriye adına) imzalanan anlaşmalar gereği her yıl yapılmakta olan mutad sınır görüşmeleri için İskenderun’a gelmiş, Delegenin daveti üzerine 26 Nisan 1934 akşamı Antakya’ya geçmiş, 27 Nisan günü Antakya’dan ve İskenderun Sancağı’ndan ayrılmıştı.

24-Kürt Hoca'nın marifeti

Kamuoyunu yönlendirmeye çalışan basın mensupları olarak Fransızların Hatay’da kültürün gelişmesini kasten ihmal ettiği kanısındaydık. Bunu zaman zaman “Yenigün” sütunlarında dile getirerek yöneticileri uyarmaya çalışıyorduk. Bu arada köylerde okul yapılırken özellikle Türk köylerinin ihmal edilerek Türk olmayan köylerin okul inşasında tercih edildiğini yazıyor, konuyla ilgili örnekler vererek olay üzerinde ısrarla duruyorduk. Bu konuda Hatay’da izlenen politikayı ve yobazların Fransızların kör aleti gibi nasıl çalıştıklarını gösteren ibret verici bir olayı anlatmak yerinde olur kanısındayım:

Şehrin yakınlarında olan Karaksı köyü 2 bine yaklaşan nüfusuyla kalabalık bir Türk köyüdür.²⁴ O zaman bu köyde okul yoktu. Karaksı’ya okul yapılması için gazetede yayın yapıyorduk. Bir gün Mesalih-i Hassa subayı bizi makamına çağırdı. Israrla üzerinde durduğumuz Karaksı köyü için kendisiyle tartıştık. Mesalih-i Hassa subayı dedi ki:

-Şu Karaksı köyü için ne diye bağırıp çağırıyor, dünyayı velveleye veriyorsunuz.. Köy halkı okul istemiyor ki.. Siz onların boş yere avukatlığını yapıyorsunuz..

Ve masasının çekmecesinden altında yüze yakın mühür, imza, parmak izi bulunan çarşaf gibi mazbata çıkararak adeta gözümüze soktu. Mazbatada imza sahipleri Karaksı’ya okul ve yol istemediklerini açıklıyorlardı. Hayret içinde kaldık.. Subaya bunun bir tertip olduğunu söyledik ve odasından düş kırıklığı içinde ayrıldık. Daha sonra işin içyüzünü ve tertipçilerin kim olduğunu öğrenmek için araştırmaya başladık. Köy halkından birkaç kişi bulduk, mazbatayı kimin teşvikiyle Fransız makamlarına verdiklerini sorduk. Bize şu cevabı verdiler:

-Efendim, “Kürt Hoca” yazın bizim köyde yayla yapar. Camide vaaz verirken yol yapılırsa köyümüzün Harbiye gibi fisk ü fücur (günah işleme) yeri olacağını, okul yapılırsa çocuklarımızın gavurlaşacağını söyledi. Biz de onun için böyle bir mazbata hazırlayarak verdik..

Kürt Hoca, Antakya’nın baş belası olan meşhur yobazlardandı. Saf köylü sözlerine inanır, her dediğini keramet sayardı. Karaksı köyündeki bu olay, Hatay’da yobazların o zamanlarda nasıl bir kara maskeyle çalıştıklarını gösteren dikkate değer bir örnektir.

²⁴ Karaksı:Kavutçu Köyü. Şimdiki Karlısu Beldesi.

25-Yenicami olayı

“Yenicami” olayı, Hatay kurtuluş mücadelesinin önemli bir sayfasını kapsar. Başrolünün benim oynadığım bu dram, Antakya’da gericilikle yobazlığın kaynaşmasını canlandıran gerçek bir olayın ibret verici bir safhasıdır. Olayı mümkün olduğu kadar özetleyip bir kaç yazı ile anlatmaya çalışacağım:

1934 yılının Ramazan ayında Antakya’da meşhur yobazlardan “Kürt Hoca” Yenicamide vaaza başlamıştı. Kürt Hoca, “eşraf” denilen bazı satılmış Türklerin destek verdiği vaazlarında aralıksız olarak Türkiye’deki devrimleri yeriyor, Anadolu’da devrimleri yapanların, Türk ulusuna şapka giydirenlerin, şapka giyenlerin, şeriat kanunlarını kaldıranların, latin harflerini kabul edenlerin başta Mustafa Kemal olmak üzere hepsinin kafir olduğunu pervasızca söylüyor, temiz ruhlu saf halkı Mustafa Kemal ve Türkiye Cumhuriyeti aleyhine tahrik ediyordu. O sırada Antakya’da Muhtar Eyyubi adlı Şamlı bir kaymakam görev yapıyordu.²⁵ Biz gazeteyle Kürt Hoca’nın bu ipe sapa gelmez saçmalarına bir son verilerek susturulmasını istiyor, başta Fransızlar olmak üzere Sancak yöneticilerinin ısrarla dikkatini çekiyorduk.

Bir kaç gün sonra “Yenigün”ün yayınlarının etkisi görüldü. Kaymakamlıktan bir yazı aldık. Yazıda Kürt Hoca’nın vaazlarının yasaklandığı, bundan sonra vaaz veremeyeceği açıklanıyordu. Bu remi bildiriyi gazetede halka müjdeledik.

Resmi bildirinin yayınlandığı gün ikindiye doğru gazetede çalışırken daha sonra Hatay Meclis Başkanı seçilecek olan Abdulgani Türkmen yanıma geldi ve Kürt Hocanın Yenicami’de vaazına devam ettiğini söyledi. İnanmak istemedim. Çünkü hükümetin aldığı, kendisine de tebliğ ettiği, bizim de gazetede yayınladığımız karara karşı Kürt Hoca’nın yasağı çiğneyeceğini sanmıyordum. Fakat Abdulgani Türkmen:

-Ben camiden geliyorum. Kürt Hoca’nın vaazını kulaklarımla işittim, deyince elimdeki kalemi bırakarak telefonla Kaymakam Muhtar Bey’i aradım. Kaymakam Muhtar Bey de olaya inanmak istemedi. Bunun üzerine Yenicami’ye gidip durumu izleyeceğimi söyledim. Muhtar Bey “Ben de şimdi geliyorum” dedi.

Matbaamız Yenicami’nin 100 metre yakınındaydı. Doğru Yenicami’ye koştum. Abdulgani Türkmen’in iddiası doğruydu. Kürt Hoca vaazını bitirmişti. Cemaat dağılmak üzere ayağa kalkmıştı. Kürt Hoca arkasında destekçileri olduğu halde, sanki meydan savaşı kazanmış muzaffer bir kumandan edasıyla caminin harem dairesinden çıkıyordu. Hocanın azametle, başı dimdik yukarıda ilerlemesine dayanamadım. Gençliğin verdiği heyecanla Kürt Hoca’nın karşısına dikilerek yolunu kestim ve:

-Şapka giyenler kafir mi hoca, diye sordum.

-Evet, kafirdir, deyince bağırdım:

-Sensin kafir..

Bu beklenmedik çıkışım üzerine Kürt Hoca’nın arkasında kendisini koruyan, destekleyen yobazlar “Öldürün bu kafiri” diye bağırdılar, cemaati de üzerime saldırttılar. Bir anda yüzlerce insanın üzerime çullandığını, sopa ve taşlarla beni linç etmeye çalıştıklarını görünce şaşakaldım. Camiye tek başıma gelmiştim. Can havliyle sığınacak yer aradım. Avlunun sağ tarafındaki medreselere çıkılan taş merdivenler gözüme ilişti. Kendimi bu merdivenlerin altına attım. Saldırganların bana hedeflediği sopa ve taşlar merdivenlere çarpıyor ve gözü dönmüş bu yobaz saldırısına karşı beni koruyordu. Cemaat arasında beni mütecavizlerin elinden kurtarmaya savaşanlardan Tahir Karadal, kunduracı Abbuş Sürmeli ve seyyar satıcılık yapan “Dede” lakabıyla tanınan Şevket adlı şahsın saldırıdan nasiplerini aldığını, yaralandıklarını, kanlar içinde kaldıklarını gördüm. Ölümle burun burunaydım. Sonum yaklaştı diye düşünüyordum. Tam bu sırada beraberinde maiyeti olduğu halde Kaymakam Muhtar Bey olay yerine yetişti. Arkadan da jandarmalar geldi. Bu sayede yobazların elinde linç edilmekten, mutlak bir ölümden kurtulmuş oldum. Kendimi yokladım.. Hafif bir kaç yara yara bereden başka bir şeyim yoktu.

Bu olayda hayatımı, önce caminin taş merdivenlerine (bu merdivenler hala yerindedir), sonra beni kurtarmaya savaşan fedakar üç kişiye, daha sonra da Kaymakam Muhtar Bey’e borçluyum.

Olay şehirde bomba etkisi yaptı. Bu etkinin tepkisiyle Antakya’da ertesi gün yüzlerce genç şapka giydi. Bu arada ben de hayatım pahasına da olsa Hatay’da şapka devrimine hizmet etmiş olduğum için durumdan sevinçli idim.

“Yenicami”deki linç girişiminin ertesi günü Antakya Sulh Mahkemesi’nde beni linç ettirmek isteyenlere dava açtım. Yargıç Abdulvahap Abyad adında şamlı bir Araptı. Suçlular hakkında soruşturma başlatıldı ve kendilerine celp çıkarıldı. Celp çıkarılanlar hasta olduklarını bildiren raporlarla ilk celseye gelmediler. İkinci celseye gene gelmeyip rapor gönderdiler. Mahkemece üçüncü celp çıkarıldı, duruşmaya gene gelen olmadı. Oysaki sanıklar sapasağlam çarşıda pazarda dolaşıyordu. Son celsede yargıca şunları söyledim:

-Anlaşılıyor ki mahkeme ve hükümet sanıkları huzurunuza getirtmekten acizdir. Bu itibarla davamdan vazgeçiyorum. Dosyayı kapatınız..

Yargıç gülümsedi, hiç ses çıkarmadı. Avukatım Firuz Hanzad kulağıma “Yahu ne yaptın.. Bu sözlerin mahkemeyi ve hükümeti tahkirdir..” diye fısıldadı. Omuzlarımı silktim.²⁶

Hatay Kurtuluş Savaşının bu önemli bölümünü, içinde yaşamış bir insan olarak özet halinde devrimci gençliğe sunmakla kıvanç duyarım.

Not: Kürt Hoca aslen Kürt kökenliydi. Antakya’ya yerleşmiş ve büyük bir itibar görmüştü. Bu gerici ve tehlikeli yobazın sonradan İngiliz Intelligence Servisine bağlı bir İngiliz ajanı, korkunç bir casus olduğunu öğrenmiştik. Hatay’ın Anayurda katılmasından bir kaç gün önce de Antakya’dan kaçarak Halep’e yerleşmiş ve orada ölmüştür.

²⁵ Muhtar Eyyubi, Duma kaymakamı iken Antakya’ya Zekeriya İdris’in yerine atanmış ve 26 Mayıs 1934 günü göreve başlamıştır.

²⁶ Olay 13 Aralık 1934 tarihinde meydana gelmiş, mahkeme Ocak 1935’de başlamış, Mayıs 1935’de sanıklara hafif para cezaları verilerek sonuçlanmıştır.

26-Pazar tatili ve yobazlar





















Refik Halit KARAY

Anayurtta yapılan devrimleri günü gününe izliyor, bu devrimleri olumsuz koşulları zorlayarak biz de uyguluyorduk. Cuma tatilinin pazara çevrilmesine dair Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Haziran 1935’te kabul edilen kanunu Antakya’da ilk olarak “Yenigün” gazetesinde uyguladık. “Yenigün”, bu kanunun Türkiye’de yürürlüğe girmesinden itibaren artık Cuma günü yerine Pazar günleri yayınlanmaya başlamıştı. Bu uygulama diğer devrimlerde olduğu gibi gerici ve yobazları aleyhimize kışkırtan yeni bir propaganda vesilesi oluşturdu. Ama biz yılmadık. Tehditlere, tahriklere aldırmadan yolumuza göz kırpmadan devam etik. Ve bu savaştan da galip çıktık.

Dil Devrimini de tıpkı öteki devrimler gibi içtenlikle karşıladık. Bizi öz benliğimize kavuşturan Dil Devrimi sonrası temiz Türkçeye geçmek için gücümüzün yettiği kadar uğraştık. Hatay’dan araştırarak derlediğimiz öztürkçe kelime ve deyimleri günü gününe Türk Dil Kurumu’na iletiyorduk. O zaman Halep’te oturan ve 1925 yılına kadar Mustafa Kemal’in önderliğindeki ulusal kurtuluş mücadelesine muhalefet ettikten sonra saflarımıza katılan 150’liklerden ünlü edebiyatçı Refik Halit Karay da aynı yolu izliyordu. Karay da yazılarında öztürkçe kelimeleri titizlikle kullanıyor, bu arada derlediği arı Türkçe kelimeleri Ankara’ya Türk Dil Kurumu’na gönderiyordu. Arada sırada Antakya’ya da gelerek bir kaç gün kalan Refik Halit’le yakın ilişkimiz vardı. 1925 yılındaki Şapka Devriminden sonra şapka giyen ilk ve tek 150’likti. Bu yüzden Suriye ve Lübnan’a yerleşmiş 150’liklerin hepsi kendisini boykot ederek Karay’la ilişkilerini kesmişlerdi. Bir gün Halep’te rahmetliyle konuşurken Atatürk devrimleri söz konusu olunca Refik Halit bana aynen şunları söylemişti:

-Yahu, ben bugünkü rejim için muhalif olmuştum. İlk zamanlarda Mustafa Kemal’i gelip geçici bir maceraperest sanmıştık. Fakat aldandığımızı sonra anladık. Mustafa Kemal rejimine karşı muhalefet, en hafif tabiriyle cinayettir.

Türk edebiyatının parlak isimlerinden olan Refik Halit Karay merhum, Anayurt dışında kaldığı süre boyunca Fransızların bir koz olarak kullanmak amacıyla kendisine yaptıkları çeşitli cazip teklifleri, hatta kendisine önerilen Humus Muhafızlığını (Valiliğini) kabul etmemiş dürüst bir vatanseverdi.