26-Pazar tatili ve yobazlar





















Refik Halit KARAY

Anayurtta yapılan devrimleri günü gününe izliyor, bu devrimleri olumsuz koşulları zorlayarak biz de uyguluyorduk. Cuma tatilinin pazara çevrilmesine dair Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Haziran 1935’te kabul edilen kanunu Antakya’da ilk olarak “Yenigün” gazetesinde uyguladık. “Yenigün”, bu kanunun Türkiye’de yürürlüğe girmesinden itibaren artık Cuma günü yerine Pazar günleri yayınlanmaya başlamıştı. Bu uygulama diğer devrimlerde olduğu gibi gerici ve yobazları aleyhimize kışkırtan yeni bir propaganda vesilesi oluşturdu. Ama biz yılmadık. Tehditlere, tahriklere aldırmadan yolumuza göz kırpmadan devam etik. Ve bu savaştan da galip çıktık.

Dil Devrimini de tıpkı öteki devrimler gibi içtenlikle karşıladık. Bizi öz benliğimize kavuşturan Dil Devrimi sonrası temiz Türkçeye geçmek için gücümüzün yettiği kadar uğraştık. Hatay’dan araştırarak derlediğimiz öztürkçe kelime ve deyimleri günü gününe Türk Dil Kurumu’na iletiyorduk. O zaman Halep’te oturan ve 1925 yılına kadar Mustafa Kemal’in önderliğindeki ulusal kurtuluş mücadelesine muhalefet ettikten sonra saflarımıza katılan 150’liklerden ünlü edebiyatçı Refik Halit Karay da aynı yolu izliyordu. Karay da yazılarında öztürkçe kelimeleri titizlikle kullanıyor, bu arada derlediği arı Türkçe kelimeleri Ankara’ya Türk Dil Kurumu’na gönderiyordu. Arada sırada Antakya’ya da gelerek bir kaç gün kalan Refik Halit’le yakın ilişkimiz vardı. 1925 yılındaki Şapka Devriminden sonra şapka giyen ilk ve tek 150’likti. Bu yüzden Suriye ve Lübnan’a yerleşmiş 150’liklerin hepsi kendisini boykot ederek Karay’la ilişkilerini kesmişlerdi. Bir gün Halep’te rahmetliyle konuşurken Atatürk devrimleri söz konusu olunca Refik Halit bana aynen şunları söylemişti:

-Yahu, ben bugünkü rejim için muhalif olmuştum. İlk zamanlarda Mustafa Kemal’i gelip geçici bir maceraperest sanmıştık. Fakat aldandığımızı sonra anladık. Mustafa Kemal rejimine karşı muhalefet, en hafif tabiriyle cinayettir.

Türk edebiyatının parlak isimlerinden olan Refik Halit Karay merhum, Anayurt dışında kaldığı süre boyunca Fransızların bir koz olarak kullanmak amacıyla kendisine yaptıkları çeşitli cazip teklifleri, hatta kendisine önerilen Humus Muhafızlığını (Valiliğini) kabul etmemiş dürüst bir vatanseverdi.

27-Suriye heyeti ile İstanbul'da konuştum

30’lu yıllarda Suriye’de Fransızlar aleyhinde kaynaşma sürüp gidiyordu. Nihayet amacı Hatay’ı Suriye sınırları içine almak olan "Vatani Partisi" 1936'nın ilk aylarında ülkenin egemenliğini alabilmek için Paris’te Fransız devlet adamlarıyla temasa geçmişti. Suriye ile Fransa Dışişleri Bakanlığı arasında yapılan görüşmeler aylarca sürdü. Görüşmeler Fransa’nın bazı koşullarla Suriye’nin egemenliğini tanıyan bir anlaşma imzalamasıyla 1936 yılı Eylül ayında sona erdi. Bu haber karşısında Hatay’da ne yapacağımızı şaşırdık. Suriye ile Fransa arasında imzalanan anlaşmada acaba bağımsız İskenderun Sancağı için bir hüküm var mı idi? Suriye egemenliğini kazanınca bizim durumumuz ne olacaktı? Çünkü arada yürürlükte olan bir Ankara İtilafnamesi vardı.

Bu sorunları çözmek, hareket tarzımızı belirlemek için Ankara ile, Türk devlet adamlarıyla bu konuları görüşmek lazımdı. Suriye heyetinin de 23 Eylül 1936’da trenle Paris’ten İstanbul’a geleceğini öğrenmiştik. Arkadaşlarımız hem Ankara’da Türk devlet adamlarıyla temas ederek talimat almak, hem de İstanbul’a gelecek Suriye heyetiyle görüşerek durumu öğrenmek amacıyla beni görevlendirdiler. 22 Eylül’de İstanbul’a gittim. Suriye heyeti ertesi gün İstanbul’a geldi ve Pera Palas’a indi. Heyet o tarihte Suriye devlet başkanı Dr. Adnan Atasi’nin babası Haşim Atasi başkanlığında 7 kişiden kuruluydu. Cemil Mürdüm, Sadullah Cabiri, Emir Mustafa Şahabi, Albay Ahmet Lahham, Avukat Naim Antaki heyet üyeleri arasındaydı. Otele giderek heyetten randevu istedim. Beni kabul ettiler. Heyetle görüşmemiz bir saat sürdü. Ben o zaman Suriye uyruklu bir vatandaş olarak kendilerini önce kutladım, başarılar diledim. Hemen ardından henüz metni hakkında hiç bilgimiz olmayan anlaşma hükümleri arasında İskenderun Sancağı’yla ilgili bir madde bulunup bulunmadığını sordum. Heyet üyelerinin hepsi Türkçe biliyordu. Hemen hepsi Osmanlı döneminde Türkiye’de okumuş, orada yetişmiş insanlardı. Örneğin Haşim Atasi Mülkiye kökenli, Osmanlı devrinde Mutasarrıflık yapmış eski bir yöneticiydi. Sadullah Cabiri Mülkiye, Albay Ahmet Lahham Harp Okulu mezunuydu.

Benimle en çok ilgilenen Sadullah Cabiri idi. Sorularıma karşılık verirken kendilerinin Cenevre’de Dışişleri Bakanımız Tevfik Rüştü Aras’la görüştüklerini anlatarak:

-Biz kardeş milletleriz. Türkiye bizim ağabeyimizdir. Aramızdaki müşterek düşmanı içimizden atalım, ondan sonra meselelere çözüm bulmak kolaydır, dedi.

-Ama bizim Ankara İtilafnamesiyle kazanılmış bir hakkımız var, bu ne olacak diye, sordum.

Sadullah Cabiri daha önceki görüşünü tekrarlayarak bu sorunun daha sonra aramızda çözümlenebileceği noktasında ısrarla durdu. Tam bir saat süren görüşmenin komik yanları da vardı. Ben başından sonuna kadar Türkçe konuştum. Heyet başkanı Haşim Atasi, görüşmeboyunca tek laf etmedi. Cemil Mürdüm’ün çok tutucu bir milliyetçi olduğunu eskiden beri biliyordum. Cemil Mürdüm görüşmelre Arapça konuşarak katılıyordu. Kendisinin Arapça söylediklerini pekala anlıyor, ama Türkçe karşılık veriyordum. Emir Mustafa Şahabi (ki o zaman Suriye Eğitim Bakanı idi) temiz bir İstanbul şivesiyle görüşmelere katılıyordu. Hep İskenderun Sancağı üzerinde tartışıyorduk.

Tartışmalar sırasında bir ara Emir Mustafa Şahabi ağzından bir laf kaçırdı:

-Bu İskenderun Sancağı işi de ne oluyor.. Demin HAVAS Ajansı muhabiri de gelmişti, o da bizden aynı şeyi sordu. Ne olacak.. Siz İskenderun Sancağındaki Türkler Türkiye’de yaşar gibi yaşayacaksınız, deyince:

-Bu sözlerinizden bir şey anlamadım, bu noktayı biraz açıklar misiniz, diyerek konuya biraz daha açıklık kazandırmak istedim.

Bu sırada Sadullah Cabiri’nin Emir Mustafa Şahabi’nin sözlerinden hoşlanmadığını, Cabiri’nin Şahabi’nin yüzüne sert sert bakmasından sezinledim. Sadullah Cabiri derhal lafa karışarak:

-Arkadaşlar, dedi, görüşmenin başında da açıklamıştım. Biz Cenevre’de Dışişleri Bakanınız Tevfik Rüştü Bey’le görüştük. Bu konuyu enine boyuna eleştirdik. Siz müsterih olun..

Bu arada Irak’ın İstanbul Başkonsolosunun heyeti ziyarete geldiğini haber verdiler. İstediğim konu hakkında bir şey öğrenmemin mümkün olmadığını anlamıştım. Artık kalkıp gitmem zamanı gelmişti. Son olarak kendilerinden “Yenigün” gazetesi için bir görüşme istediğimi söyledim. Sadullah Cabiri demeç vermeye başkan Haşim Atasi’nin yetkili olduğunu belirterek bu isteğin yerine getirilmesi için soruların önceden verilmesi gerektiğini söyledi. Kendilerine veda ederken sorularımı yazılı olarak sekreterlerine vereceğimi, ertesi gün de gelip alacağımı belirttim. Ellerini sıkarak veda ederken hepsine Türkçe Allahaısmarladık diyor, Türkçe yanıt alıyordum. Sıra Cemil Mürdüm’e geldiğinde ona da aynı şekilde Türkçe veda ettim. Fakat adam inadından vazgeçmedi, gene Arapça hitap ederek “Maasselami” dedi. Gülümseyerek yanlarından ayrıldım.

Pera Palastan ayrılmadan soruları hazırlayarak sekreterlerine verdim. 14 soru sormuştum. Ama 14 sorunun 13’ü eften-püften şeylerdi. Yalnız tek önemli soru vardı: İskenderun Sancağının gelecekteki rejimi..

Ertesi gün otele gidip sekreterden soruların yanıtını aldım. 14 sorudan 13’üne cevap verilimiş, fakat 14. soru yanıtsız bırakılmıştı.

Suriye heyeti soru kalabalığı arasında istediğim sorunun yanıtını almak için yaptığım gazetecilik numarasını yutmamıştı.

28-Şükrü Saraçoğlu ile yaptığım görüşme





















Şükrü SARAÇOĞLU

Suriye heyetiyle görüşmemden sonra o sırada İstanbul’da bulunan Adliye Bakanı Şükrü Saraçoğlu ile görüşmem gerekiyordu. Tayfur Sökmen, Dr. Abdurrahman Melek ve Rasim Yurtman da o sırada İstanbul’daydı. Biraraya gelerek görüştük ve Park Otelde kalan Saraçoğlu’ndan randevu aldık. Saraçoğlu ile Park Otelde görüştük. Saraçoğlu’na bir gün önce Suriye heyetiyle yaptığım görüşmenin ayrıntılarını anlattım. Yazılı olarak sorduğum soruları, verdikleri yanıtları gösterdim. Beni dikkatle dinledi, Suriye heyetinin sorulara yanıtlarını inceledi. Heyetin biraz sonra kendisini ziyarete geleceğini anlatarak şöyle konuştu:

-Ben İskenderun Sancağı meselesini daha 1931 yılında Fransa’nın Ankara Büyükelçisiyle Fransa ile aramızdaki borçlar konusunu görüşürken çözümlemek istedim. Görüşmelerim sırasında bir gün Elçi Kont De Chambrun’a dedim ki Siz Türkiye ile ebedi bir dostluk kurmak istiyormusunuz?” Kont “Tabii..” deyince kendisine şu öneride bulundum: “İki ülke arasında İskenderun Sancağı davası var. Bu, Atatürk’ün özel davasıdır. Bu davayı çözümlersek Fransa ile ebedi bir dostluk kurabiliriz..” Kont De Chambrun bu isteğimi cazip buldu. İki gün bu konu üzerinde görüşmeler yaptık. Fakat ne oldu, bilmem, iki gün sonra görüşmeler aniden kesildi. Kont Paris’e gitti. Bir daha da dönmedi. Sancak meselesi de sürüncemede kaldı.

Görüşmeler sırasında Saraçoğlu’na Suriye-Fransa arasındaki anlaşmanın imzalanmasından sonra Sancak’ta durumumuzun çok kritik olduğunu, arkadaşlarımızın Ankara’dan talimat almak için beni görevlendirdiklerini anlattım. Saraçoğlu bunun üzerine şunları söyledi.

-Bu konuda yetkili ancak Başbakan İsmet İnönü’dür. Ben sizin için kendisinden randevu talep edeyim. Doğrudan Başbakanla görüşün , direktifi de kendisinden alın..

Adliye Bakanı olan Şükrü Saraçoğlu, o günlerde gezide bulunan Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a da vekalet ediyordu. Biraz sonra Suriye heyetinin kendisini ziyaret edeceğini bildiğimiz için yanından ayrıldık. Ertesi gün Başbakan İsmet İnönü’den randevu alındığı bildirildi. İnönü bizi 25 Eylül 1936 günü saat 16.00’da Ankara’da kabul edecekti. Ben de Tayfur Sökmen’le birlikte Ankara’ya hareket ettim. 25 Eylül sabahı Ankara’daydık. Niyetim o gün saat 16’da Başbakan İnönü ile görüşerek direktiflerini aldıktan sonra akşamı Toros ekspresiyle yoluma devam etmekti. Bu amaçla bavulumu Ankara garında emanete bıraktım.

29-Başbakan İsmet İnönü ile görüşüyorum





















İsmet İNÖNÜ

25 Eylül 1936 saat 16.00’da Ankara’da eskiden Dışişleri Bakanlığı olarak kullanılan başbakanlık binasında Başbakan İsmet İnönü tarafından kabul edildim. Tayfur Sökmen de benimle beraberdi. Bakanın makam odasında Başbakan İnönü, o zaman Maarif (Milli Eğitim) Bakanı olan Saffet Arıkan, Dışişleri Genel Sekreteri Numan Rifat Menemencioğlu bulunuyordu. Köşedeki koltukta İsmet Paşa oturuyordu. Ziyaretimin amcından haberdardı. İçeri girince Paşa yanındaki sandalyayı göstererek:

-Gel bakalım, dedi, ne istiyorsunuz, anlat..

-Paşam isteklerimizi uzun boylu ve ayrıntılarıyla açıklayarak sizi yormak, zamanınızı da almak istemiyorum. Bunu bir kelime ile anlatacağım: İsteğimiz İLHAK dedim..

-İlhak mı.. Buna şimdilik olanak yok dedi.. Siz ilhakın ne demek olduğunu biliyor musunuz? Bunun anlamı, Fransa’ya savaş ilan etmektir. Biz 15 yıl uğraşarak bugünkü hale getirdiğimiz ülkeyi İskenderun Sancağı için bir maceraya sürükleyemeyiz..

-Efendim, siz bana ne istediğimizi sordunuz, ben de zamanınızı israf etmemek için dileğimizi en veciz şekilde size arzettim.

-Şimdi size istiklal alalım, bu işi aşama aşama çözümleyeceğiz.

-Şimdi istiklalimiz güya var. Fakat Fransızlar anlaşmayı uygulamıyorlar. Eğer yeniden alınacak istiklalin uygulanmasında Anavatanın da yetkisi olacaksa, biz geçici olarak muvaffakat ederiz. Eğer ilhak işi ülkeyi bir maceraya sürükleyecek ve tehlikeye düşürecekse 100 yıl daha esarete razıyız. Yeter ki Anavatan sağolsun..

İsmet Paşa sorunlarımız hakkında bir çok soru yöneltti. Yanıtlarını verdim. Hepsini dikkatle dinledi. Bu arada ben sözü Bayır-Bucak olayına getirdim. Som Türk ve 26 bin nüfusu olan bu iki bucağın Ankara İtilafnamesinin imzasından önce Antakya ilçesine bağlıyken, bir oldu bittiyle Lazkiye Sancağına bağlandığını anlattım.

Durum şu idi:

Bayır-Bucak yerleşim birimleri 20 Eylül 1921 tarihine kadar Antakya ilçesine bağlıydı. Fransızlar Sakarya Zaferi’nden sonra diplomatik uğraşılar sonucu Türkiye ile Ankara İtilafnamesi’ni imzalamaya karar vermiş, temsilci olarak da eski bakanlardan Franklin Bouillon’u da Ankara’ya göndermişlerdi. O günlerde bu iki bucağı Antakya’dan ayırarak Lazkiye Sancağına bağladılar. 20 Ekim 1921’de Ankara İtilafnamesi imzalandığı zaman Bayır ve Bucak artık Antakya’ya değil, Lazkiye’ye bağlıydı. Fransızlar bu mülki ayrımı kasıtlı olarak yapmıştı. İsmet Paşa’ya Fransızlarla bir anlaşma yapılırken bu iki bucağın durumunun gözönüne alınması gerektiği kanaati taşıdığımızı belirttim. İsmet Paşa Menemencioğlu’na bu konunun içyüzünü sordu, Menemencioğlu İtilafnamenin Fransızca metnini getirdi. Metni inceledi ve:

-Bundan bir şey çıkmaz. Çünkü Ankara İtilafnamesi imzalandığı tarihte bu iki bucak fiilen Lazkiye Sancağına bağlı bulunuyordu. Bununla beraber biz Fransızlarla görüşürken Bayır Bucak’ın durumunu bir koz olarak kullanabiliriz, dedi.

Saffet Arıkan’la Numan Menemencioğlu da görüşmeyi büyük dikkatle dinliyordu. Bir saatten fazla süren görüşme bitmişti. Başbakan İsmet Paşa direktifi verdi:

“İlk olarak Antakya’da bir Heyet-i Temsiliye kurulacak ve bu heyet doğrudan kendisinden direktif alacaktı.. İlhak işi aşama aşama, zamanın icaplarına göre çözümlenecekti.”

Konuşmaların sonuna doğru İsmet Paşa, Maarif Bakanı Saffet Arıkan’a dönerek:

-Ne zaman İstanbul’a gidiyorsun? diye sordu. Arıkan da akşam treniyle yola çıkacağını açıkladı. Paşa bu kez bana “Ya siz ?” diye sordu. “Bu akşam efendim” diye yanıt verdim. İsmet Paşa bana bir program çizdi:

-O halde siz de Saffet Bey’le İstanbul’a gidin. Saffet Bey verdiğim direktifleri Atatürk’e arzetsin. Atatürk uygun görürse Antakya’ya dönersiniz.

İsmet Paşa böyle deyince yüreğim ağzıma gelmişti. Akşam yoluma devam etmek üzere bavulumu garda emanetçiye bırakmıştım. O tarihlerde Devlet Demiryollarında 15 günlük bilet uygulaması vardı. Benim de elimde 15 günlük bilet bulunuyordu, biletin süeresi de 28 Eylül geceyarısı sona eriyordu. Cebimde de 5 liradan fazla para yoktu. Yüreğimin ağzıma gelmesinin nedeni buydu.

O akşam Saffet Arıkan’la gerisin geriye İstanbul’a döndüm. İsmet Paşa’nın sözleri kafamda yankılanıyor, yorumlar yaratıyordu. İsmet İnönü gibi Atatürkün sağ kolu olan kudretli bir başbakan direktif veriyor ve bu direktif Atatürk’ün olumlu görüşü alınmadan yürütülemiyordu. Bunun anlamı çok derindi.

Yemekten sonra yolda Saffet Bey’le görüşerek ertesi gün için kendisinden randevu istedim. Bana:

-Yahu, dedi, yarın 26 Eylül Dil Bayramı.. Atatürk bu bayram için meşgul. Yarın kendisiyle görüşüp İsmet Paşa’nın mesajını iletmek zor olacaktır. Görüşmeyi öbür güne bıraksak..

Durumun çok nazik olduğunu, arkadaşların beni sabırsızlıkla beklediğini, ne yapıp edip beni yarın yolcu etmesini Arıkan’dan rica ettim. Bana ertesi gün saat 15.00’de Park Otelde randevu verdi. Ertesi gün büyük heyecan içinde Park Otele randevu saatinde gittim. Biraz sonra Saffet Bey’in beni telefonla aradığı söylendi. Saffet Arıkan telefonda bana İsmet Paşa’nın bize verdiği direktifi Atatürk’e arzettiğini, Atatürk’ün direktifleri olumlu karşıladığını belirterek bu direktifle yoluma devam edebileceğimi söyledi.

Derin bir nefes aldım, rahatlamıştım.

Bu arada İstanbul’a gelir gelmez ilk işim bir arkadaştan 25 lira borç almak oldu. Çünkü daha önce açıkladığım gibi cebimde 5 liradan başka para kalmamıştı. Parayı tedarik edince biraz daha rahatladım.

Dönüş için yeni bir 15 günlük bilet almaktansa süre doluncaya kadar normal biletle yolculuğa devama karar verdim. Haydarpaşa’dan trene bindim. Geceyarısı Afyon’a gelince kontroller yapan kondüktör 15 günlük biletimin süresinin dolduğunu anımsattı. Yolu yarılamış sayılırdım. O sırada İstanbul-Adana hattı bilet bedeli 24 liraydı. Afyon istasyonuna inerek Adana’ya kadar 2. mevki bilet almak istedim. Parasını sordum, 23,5 lira dediler. Halbuki üzerimde 22 lira vardı. Aldanmıştım. Yol uzayınca fiyatlarda pek az indirim yapılırmış. Zorunlu olarak 3. mevki bilet alarak 3. mevkide yoluma devam ettim.

Bu ayrıntıyı, o dönemde hangi koşullar altında, ne tür mahrumiyetler içinde çalıştığımızı küçük bir örnekle anlatmak için yazıyorum.

30-Habibneccar olayı

Habib-i Neccar Camii önünde Fransız birlikleri önlem alırken

Hatay Kurtuluş Mücadelesinde “Habibneccar Olayı” önemli bir yer kaplar. Bu olayın baştan sonuna kadar içinde bulundum. Olay kısaca şudur:

1936 yılının son gününde Habibneccar camii yanındaki alanda bize 2 şehide mal olan bir çatışma oldu. Alanda toplanan ve gösteri yapan halkı dağıtmak için Fransızlar Habibneccar önüne Kürt milislerden kurulu birliklerle bir tank göndermişti. Halk bütün uyarılara rağmen dağılmıyor, direnişe devam ediyordu. Vedi Münir Karabay’la olay yerine gittik. Mesalih-i Hassa subayı da olay yerindeydi. Vedi beyle beni çağırdı ve şu ültimatomu verdi:

-Bu kalabalığı dağıtın. Burayı terketsinler.. Kendilerine 15 dakika süre veriyorum. Bu süre içinde dağılmazlarsa askerlere süngü taktırarak hücum emri vereceğim..

Vedi beyle birlikte kalabalığa yaklaştık, subayın ültimatomunu anlattık, hiç olmazsa alanı boşaltarak sokaklara çekilmelerini rica ettik. Fakat heyecan ve galeyan içindeki topluluk laf dinlemiyor, direnişi sürdürüyordu. 15 dakikalık süre doldu. Fransız subay milislere hücum emri verdi. Milisler süngü takarak halkın üzerine yürümeye başladı. Vedi Münir’le birlikte halkla süngülü askerler arasında kalmıştık. Allahtan Vedi beyi tanıyan Reyhanlı’lı iki milis bize yol açtı da ikimiz süngü darbeleri almadan arkaya geçmeyi başardık. Bu arada bir tabanca patladı, bunu ikinci bir kurşun sesi izledi. Bunun üzerine tanktaki mitralyözle havaya ateş açıldı. Ancak tabancalar atışa devam edince mitralyöz halkın üzerine çevrildi ve panik başladı. Mitralyöz ateşiyle 2 genç şehid düştü. Olay yerinin bitişiğindeki bir evden durumu izlemekte olan Necmettin Aran şehitlerin fotoğraflarını çekmeyi başardı. İki şehidimiz halen mezarlıktaki Şehitler Anıtı’nın altında ebedi uykularındadır.

İçinde bulunduğum bu kanlı olayın öyküsü budur. Olayda verilen 2 şehidimizin Hatay Kurtuluş davasına büyük etkisi olmuştur. Kendilerini rahmetle anıyorum.

31-9 Ağustos olayı ve sıkıyönetim

1937 yılında Kurtuluş Savaşı yoğunlaşmış, Fransızların Türklere karşı tutum ve davranışları da çok sertleşmişti. Mücadelenin nirengi noktası olan Antakya’da günlük olaylar gittikçe artıyor, zaman zaman şehir halkı topluca boykota giderek çarşılar baştan başa kapatılıyor, bu hal günlerce bazen haftalarca sürüyordu. Antakya’da Abdulgani Türkmen’in başkanlığında kurulmuş olan, “Heyet-i Temsiliye” de örgütlenmiş, örgüt Fransızlar tarafından da kabul edilmişti.

Antakya’da “Halk Polisleri” adını taşıyan bir örgüt de kurulmuş, bu örgüt mensuplarına gizlice silah da sağlanmıştı. Halk polisleri kendi bölgemizde geceleri devriye geziyor, ikiye bölünmüş olan mahallelerin sınırları arasında nöbet tutuyorlardı.

Fransızlar bir süre sonra bu gelişmeden kuşkulandılar. Hükümet içinde hükümet düzenini alan, manda yönetiminin otoritesini zedeleyen bu örgütlenmenin önünü alabilmek için harekete geçerek sert bir politika izlemeye başladılar. Abdulgani Türkmen başkanlığında kurulan, sonradan “Heyet-i Temsiliye” adını alan Türk örgütü “Halkevi” adını taşıyor, örgüt, Abdulgani Türkmen’in Halkevi denilen evinde faaliyet gösteriyordu.

1937 yılının 9 Ağustos günü idi. Halkevi’nde çalışırken süngülü Fransız askerleri evi bastı. İki katlı olan Halkevi’nin üst katında yöneticiler, altta ise kalabalık bir halk topluluğu vardı. Ben de aşağıda, halkın arasındaydım. Süngü takmış askerler “eller yukarı” emrini verdi. Ellerimizi havaya kaldırdık. Hepimizi teker teker arayarak dışarı çıkardılar. Halkevi’nin önüne çıktığımız zaman evin çevresinin makineli tüfekli askerler tarafından sarıldığını gördüm. Durum anlaşılmıştı. Fransızlar şehirde sıkıyönetim ilan etmişti.

Şehir halkı, manda yönetiminin bu baskıcı uygulamasını protesto etmek için dükkanları kapatmıştı. Heyet-i Temsiliye olarak Dutdibi mahallesinde Hüsnü Melek’in evinde toplanarak durumu gözden geçirdik. Bir karara varmak gerekiyordu. Antakya’da kalmak artık bizim için tehlikeli olacaktı. Fransızların bizi her an için tutuklama olasılığı vardı. Bunun için Antakya’yı terkederek Dörtyol’a sığınmaya karar verdik.

O gün Antakya’nın tenha sokaklarını dolaşarak dışarıda bizi beklemekte olan küçük bir otobüse ulaştık. Karanlık tamamen basmıştı. Karanlık bizi rahatlattı. İskenderun’dan Karayılanlı köyüne geçtik. Geceyi Karayılanlı’da İbrahim Çollu adındaki köylünün evinde geçirdik. Sabah gün ışımadan ormanlar arasından yaya olarak Payas’a, oradan da Dörtyol’a vardık. Artık Türkiye’de idik. Tehlike kalmamıştı. Neşesi yerine gelen grup şu isimlerden oluşuyordu. Abdulgani Türkmen, Vedi Münir Karabay, Şükrü Melek, Şükrü Balcı, Sadık Müftü ve ben Selim Çelenk. Dava adamlarından Abdullah Mursaloğlu ile Mehmet Tecirli ise Antakya’da kalmıştı.

Dörtyol’da Belediye Oteli’ne yerleştik. Ama bir hafta sonra Ankara’dan verilen emirle birer birer gene kaçak yollardan Antakya’ya geri döndük. Şehirde dükkan ve işyerleri baştanbaşa kapalıydı. Halkın boykotu devam ediyordu. Fransızlar halkın direnişine çok sinirleniyordu. Manda yönetimi çağrı üzerine çağrı yaparak halktan işyerlerini açmaları, günlük yaşama dönülmesi ricasında bulunuyorlardı. Biz de sıkıyönetimin kaldırılmasını istedik. Dükkanlar kapalı, herkes işsiz güçsüz kaldığı için halk zor durumdaydı. Yoksul halka gıda maddesi dağıtılması için Ankara’dan yardım istedik. Bize bir miktar para yolladılar. Bu parayla muhtaç durumdaki halka yardıma başladık.

Antakya ikiye bölünmüştü. Bizim bölgeden karşıya geçmek yasaktı. Bulunduğumuz kesimde bizim Halk Polisleri, karşı tarafta da “Usbeci” denilen ve Zeki Arsuzi’nin liderliğini yaptığı Usbeci örgütünün polisleri nöbet bekliyordu. Bu arada karşı taraftan bir “iyi niyet” heyetinin bizi ziyaret edeceği haberi geldi. Olumlu yanıt verildi. Gelip arkadaşlarımızla görüştüler. İki taraf da boykotun kaldırılması ve halkın günlük normal yaşantısına dönmesi hususunda görüş birliği içindeydi. Teklifi kabul ettik. Heyetle birlikte bizim bölgeyi dolaştık. Bizden de bir heyetin kendileriyle birlikte karşıya geçerek halka öğütlerde bulunmamızı istediler. Benimle birlikte Vedi Münir Karabay ve Fevzi Şemseddin karşıya geçmek istedik. Fakat karşımıza ellerei tabancalı bir sürü Usbeci çıktı. Usbeciler bizi kendi bölgelerine sokmak istemediler. Biri tabancasını göğsüme dayayarak “Geri dönün.. Herkes işini bilir..” diye bağırarak gözdağı verdi. Bu arada bize eşlik eden liderlerine de küfürler savurdu. Bu durum karşısında çaresiz kaldığımız için geri dönmeye mecbur olduk.

32-Yenigün yeniden kapatılıyor ve Humus'a sürgün ediliyoruz

Humus Sürgünleri
(Soldan) Samih Azmi EZER, Vedi Münir KARABAY, Mustafa Rasih BENSAN ve bir dostları

1936 yılının Kasım ayında “Yenigün” gazetesi manda yönetiminin bir kararnamesiyle bir kez daha kapatıldı. Bu arada Fransız Yüce Komiserliği’nin gazete sahibi olarak benim dışımda 4 arkadaşım Vedi Münir Karabay, Samih Azmi Ezer, Mustafa Rasih Bensan ve Kadri Musaloğlu’nun Humus şehrine sürgün olarak gönderilmemizi içeren bir kararname hazırlayacağını gizlice öğrendim. Halep’te Fransız Mesalih-i Hassa idaresinde çalışan bir ajanımız vardı. Aslen Süryani olan, bize zaman zaman bilgi sızdıran ajan, sabaha karşı Suriye topraklarını terketmem için gece geç saatlerde bana haber yolladı. Sürgüne gönderileceğimden ve gazetenin de kapatılacağından habersizdim. Fakat yıllarca kuşkusuz çıkar karşılığı bana gizli gizli hizmet eden ajanın sözüne inanmak zorundaydım. Gecenin ilerlemiş saatlerindeydik. Kimseye ulaşma, görüşme, haberleşme olanağım yoktu. Sık sık Türkiye’ye gidip geldiğim için pasaportum hep hazırdı. Kimseye sezdirmeden sabaha karşı Antakya’dan Halep’e gittim. Sabah saat 6’da Toros ekspresiyle Türkiye’ye hareket ettim. Aynı günün akşamı vardığım Adana’da Halep’teki ajanımızdan bir telgraf aldım. Telgraf tek kelimeydi ve imzasızdı: “Gelmeyiniz..”

Durum ertesi gün Şükrü Balcı’nın Adana’ya gelip bana katılmasıyla aydınlanmıştı. “Yenigün” gazetesi kapatılmış, aralarında benimde bulunduğum 5 kişinin Humus’a sürgün edilmesi hakkındaki karaname de yürürlüğe girmişti. Fransızlar beni aramışlar, Halep’ten Türkiye’ye geçtiğimi öğrenmişlerdi. 4 arkadaşım, Vedi Münir Karabay, Samih Azmi Ezer, Rasih Bensan ve Kadri Mursaloğlu Humus’a sürgüne gönderilmişti. Adana’dan Dörtyol’a geçerek olayların gelişmesini biraz daha yakından izlemeye karar verdim. 15 gün sonra sürgün kararnamesi kaldırıldı. Arkadaşlarım sürgünden döndü. Ben de Antakya’ya geldim.

Hatay Kurtuluş Savaşı’nın sert, çetin bir devresine girmiştik. Türklere baskı giderek yoğunlaşıyordu. Ancak örgütümüz yılmadan çalışıyor, boğuşma bütün şiddetiyle devam ediyordu. “Yenigün” hala kapalı olduğu için sesimizi duyuramıyorduk. O sırada Halep’te haftada 2 gün ve Türkçe olarak “Vahdet” gazetesi yayınlanıyordu. Düşündük, taşındık, Halep’teki “Vahdet” gazetesini günlük çıkarmaya karar verdik. Gazetenin sahibi Nuri Genç ile temas kurarak anlaşmaya vardık.

33-"Yenigün" yerine Halep'te "Vahdet"i yayınlıyoruz

“Vahdet” gazetesini bir arkadaşımla birlikte yayına hazırlayacaktık. Gazetenin sahibi Nuri Genç rahatsız olduğu için evinden çıkamıyor, “Vahdet” bu nedenle ancak haftada 2 gün yayınlanabiliyordu.

“Yenigün”de bize yardımcı olarak çalışan Ata Derviş’i alarak Halep’e gittim. Babülfaraç’ta bulunan gazetenin yönetim merkezine yerleşerek hazırlıklara başladık. Ben bir pansiyonda kalmaya başladım. Ata Derviş’te gazetenin bir odasında yanyana getirdiği iki masaya serdiği şiltenin üzerinde geceyi geçiriyordu. Hava soğuk ve karlıydı. O zaman Başkonsolosumuz Hikmet Hatipoğlu adında dinamik, genç, ateşli bir diplomattı. Kendisi ünlü şair Naci Hatip’in oğluydu. Biz Başkonsolosla sürekli temas halindeydik. O günlerde Halep’te bulunan Tarık Mümtaz Göztepe de arada sırada gazeteye uğrayıp bize yardımcı oluyordu. Gazetenin sahibi Nuri Genç, Kürtdağı’ndaki köyünden palabıyıklı 2 kişiyi güvenliğimizi sağlamak amacıyla koruyucu olarak görevlendirmişti. Koruyucularımız aralıksız olarak gazetede nöbet tutarak bizi bekliyorlardı.

Bizim “Vahdet”teki yayınlarımız Suriye basınını çok sinirlendirmiş, Suriye basını topluca saldırıya geçmişti. Ancak hiç çekinmeden yayınımızı sürdürüyor, bu arada her gün Başkonsolosumuzla görüşerek kendisinden direktif alıyorduk.

Daha çok gazetenin sahibi Nuri Genç’i hedef alan Suriye basını Nuri Genç’le ailesine ateş püskürüyordu. Aradan yaklaşık bir ay geçti. Bir gün Halep’te bir kaynaşma başladığını, bu arada halka bir beyanname dağıtıldığını gördük. “Suriye Gençlik Lideri Fahri Barudi” imzalı beyanname “Gençler.. Silah Başına!!” başlığını taşıyordu. Elden çıkan Şehid İskenderun Sancağı’nın kurtarılması için Arap ulusunu topluca savaşa çağıran beyannamede halk ertesi gün düzenlenecek büyük mitinge davet ediliyordu.

Halep için için kaynıyordu. Ata Derviş’le birlikte Başkonsolosumuz Hikmet beye gittik, olası gelişmeleri, bizim ne yapmamız gerektiğini sorup direktif istedik. Konsolos Türkiye ile Fransa arasında İskenderun Sancağı için prensip anlaşmasına varıldığını, bunun sonucu olarak konunun Milletler Cemiyeti’ne yansıtıldığını, Sancağın kaderinin Milletler Cemiyeti’nde belirleneceğini, iki ülke arasındaki anlaşmanın Suriye’de Fransa ve Türkiye aleyhine büyük tepkiler yarattığını, ertesi gün düzenlenecek mitingle gösterilerde Konsolosluğun korunması için Halep yönetiminden güvenlik önlemleri almasını istediklerini anlatarak:

-Çocuklar, bundan sonra ben sizi koruyamam.. Gazetenin yayınını durdurun ve buradan uzaklaşın, başınızın çaresine bakın, dedi.

Gazetenin yönetim merkezi Babülfaraç’ta cadde üzerindeydi. Ertesi gün yapılacak miting ve gösterilerde mitinge katılanların saldırısına uğramamız muhakkak gibiydi. Akşama kadar Ata Derviş’le başbaşa vererek durumu değerlendirdik. Bizi korumaları için Nuri Genç’in yolladığı 2 fedai (!) sıvışıp gitmişti. Bizim için yapacak bir şey kalmıştı. Zaten Başkonsolosun verdiği bilgiye göre Türkiye ile Fransa Sancak konusunda ilke anlaşmasına varmış, bir bakıma bizim “Vahdet” gazetesindeki görevimiz de sona ermişti. Ertesi günkü gösterilerde saldırıya uğrayıp sonu belirsiz bir maceraya kurban gitmemek gerekirdi. Bu nedenle Antakya’ya dönmeye karar verdik. ²⁷ Hava kararmak üzereydi. Ata Derviş’le birlikte garajlara gidip bizi Antakya’ya ulaştıracak bir araç aradık. Halep’ten hemen ayrılmamız lazımdı. O sırada garajın kapısında Ali Muhsin Bereket’e rastladık. Meğer o da Antakya için vasıta arıyormuş. Bulduğumuz bir araca doluşup Antakya’ya doğru yola çıktık. Zavallı Ata Derviş, çabuk dönme telaşından gazetedeki elbisesini bile alamadan yola koyulmuştu.

İşte Halep’te bir aydan fazla süre yayınladığımız “Vahdet” gazetesinin öyküsü de budur.

²⁷ Selim Çelenk ve Ata Derviş Halep’i 28 Ocak 1937 günü terketmişlerdir. Hatay Basın Tarihi, s. 66

34-Asım Gündüz ve bir anı





















General Asım GÜNDÜZ

Bugün 3 Temmuz.. Bundan yıllar önce, 3 Temmuz 1938’de General Asım Gündüz ve Cevat Açıkalın başkanlığındaki Türk heyeti ile Fransız Şark Orduları Başkomutanı General Huntzinger’in başkanlığındaki Fransız heyeti arasında Antakya’da Lise binasında Türk askeri birliklerinin Hatay’a girişini kapsayan anlaşma imzalanmıştır. Bir aya yakın süren çetin görüşmeler esnasında General Huntzinger bir aralık talimat almak üzere Beyrut’a gitmişti. Görüşmeler bu yüzden kesilmişti. Ancak General Asım Gündüz Antakya’da beklemekteydi. Şehirde çeşitli söylentiler dolaşıyor, anlaşmanın yapılmayacağı kulaktan kulağa fısıldanıyordu. Bu arada bir gün Asım Gündüz’ü konuk kaldığı evde ziyaret ederek görüşmelerin ne zaman başlayacağını sormuştuk. Paşa gülümsedi:

-Üzülmeyin.. Eğer anlaşmayı imzalamadan dönersem ertesi gün buraya başka türlü geliriz..

Huntzinger bir hafta sonra Beyrut’tan döndü, anlaşma da 3 Temmuz 1938’de imzalandı. O zaman Türkiye’nin Antakya Başkonsolosu Fethi Denli idi. Anlaşmayı imzaladıktan sonra Türkiye’ye dönecek olan Asım Gündüz Paşa’yı Başkonsolos Fethi Denli ile Payas sınırına kadar uğurlayacaktık. İskenderun’da trene binildi. Trende konuşulurken bir aralık Asım Gündüz Paşa Başkonsolos Fethi beye şu soruyu yöneltti:

-Fethi bey, eğer sizden bir pasaport isteseydim bana verir miydiniz?

-Elbette Paşam.. Tabii verirdim.. Ama niçin pasaport isteyecektiniz?

Asım Paşa, Fethi Denli’ye hepimizi hayretler içinde bırakan, ancak gözlerimizi de yaşartan şu karşılığı vermişti:

-Çok şükür anlaşmayı imzaladık.. Anlaşma için Antakya’ya gelirken Atatürk beni kabul buyurarak şu emri vermişti:

“Fransızlarla Ordumuzun Hatay’a girişini sağlayacak anlaşmayı imzalamadan dönmeyeceksin!..”

Emir kesindi. Eğer ben bu anlaşmayı imzalamasaydım Türkiye’ye dönemezdim. O zaman sizden bir pasaport alarak yabancı bir ülkeye gitmek zorunda kalacaktım..”

Bu konuşmayla en büyük Türk’ün Hatay için nasıl azimli ve karalı olduğunu bir kez daha anlamıştık.

Bu anıyı rahmetli Asım Gündüz Paşa’nın hatırasını taziz için yazıyorum. Anatakya Belediye Meclisi’nin Asım Gündüz’ün bir büstünün dikilmesi için aldığı karar çok yerinde, son derece anlamlıdır. Kararı yürekten alkışlıyor, Belediyemizi de kutluyorum.

35-Şükrü Kanatlı ve Collet












Şükrü KANATLI

3 Temmuz 1938’de Antakya’da Türk-Fransız askeri anlaşması imzalanmış, 5 Temmuz 1938’de Türk askeri Hatay’a girmiş, Fransızlarla ortaklaşa bir geçici yönetim göreve başlamış, bu olumlu gelişmelerin ışığında 2 Eylül 1938’de de Hatay Devleti kurulmuştu. O zamanki anlaşmaya göre İskenderun ve Kırıkhan Türk askerinin denetiminde kalacak, Antakya Türk-Fransız, Reyhanlı ise yalnız Fransız askerlerinin yönetiminde bulunacaktı. Türk askerleri Serinyol’da çadırlı ordugahtaydı. Kış başlamış ve çadırlı ordugahtaki Mehmetçikleri kapalı bir mekana yerleştirebilmek için Türk kuvvetleri komutanı Albay Şükrü Kanatlı Serinyol’da bir kışla yapımına başlamıştı. Albay Şükrü Kanatlı bir söyleşi sırasında bana şu ilginç ve Türk askerine yaraşır olayı anlattı:

“Geçen gün Albay Collet (Kole) beni ziyarete geldi. Görüşme sırasında sözü Serinyol’da yaptırmaya başladığım kışlaya getirerek “Bizim Hatay’da görevimiz bitmiş durumdadır. Hatay Devleti kuruldu, hükümet oluştu, bu bölgenin güvenliğini sağlamak için Hatay Devleti’nin bir de ordusu var. Sizin Serinyol’da bir kışla yaptırmaya başladığınızı haber aldım. Buna ne gerek var?” dedi. Kendisine şu karşılığı verdim:

-Hükümetimden emir almadan buradan ayrılamam. Kış geldi. Çadırlı ordugahtaki askerlerimi bir çatı altında barındırmak zorundayım. Kışlayı bu nedenle yaptırıyorum.

Albay Colltet geri adım atmadı:

-Ama bizim Suriye’de durumumuz biraz sıkışık. Hatay’daki birliklerimizi o tarafa aktarmak zorundayız.

Collet’in gerekçesini hiç umursamadım:

-Albayım, sizin Suriye’de durumunuz sıkışık olabilir. Benim için böyle bir sorun yok. Demin de belirttiğim gibi hükümetimden emir almadan buradan ayrılamam. Eğer sizin Suriye’deki durumunuz gerektiriyorsa, sayın Başkomutan General Huntzinger’e şu önerimi iletiniz: Bizim Fransa ile bir ittifak anlaşmamız var. Ben, buradaki Alayımla sorunun çözümüne yardımcı olmak için Huntzinger’in emrine girmeye hazırım.

Bu kararlı yanıtım üzerine Albay Collet konuyu kapattı, bir daha kışladan tek kelimeyle bile söz etmedi.

36-"Atayolu" nasıl yayın hayatına atıldı?

Antakya’da kısa adıyla “Usbeciler” denilen başlarında Zeki Arsuzi’nin bulunduğu tehdişçi bir örgüt tarafından “El Urube” adında Arapça bir gazete yayınlanıyordu.²⁸ Bu örgütün asıl adı “Usbetül Amelil Kavmi” idi. Halk bunları kısaca Usbeciler diye adlandırdı. El Uruba, bir bir yandan Fransızların yardımı, öte yandan Suriye Hükümetinin desteğiyle tutunuyor, Türkler ve Türklük aleyhine akla hayale gelmeyen hezeyan ve küfürlerle karışık yayın yapıyordu.

“Yenigün” kapatılmış, Halep’te onun yerini alan “Vahdet” gazetesi de yayınını durdurmuş, Hatay Türklüğü bir anlamda sağır ve dilsiz duruma düşmüştü. Bu hezeyanlara karşılık vermek, Hatay’ın, kutsal davanın sesini duyurmak, yeni bir gazete için imtiyaz almak gerekiyordu. Ne var ki manda yönetiminin “Yenigün” mensuplarından birine imtiyaz vermeyeceğini biliyorduk. Basın camiası dışında arayışlara girdik ve sonuçta arkadaşlarımızdan Seyfi Ekal adına “Atayolu” gazetesinin imtiyazını almayı başardık. Fransız yönetiminin bu isimde bir gazeteye nasıl imtiyaz verdiğine hala şaşarım. 8 Mayıs 1938 tarihinde Yenigün basımevinde eski Yenigüncüler biraraya gelip kapatılan “Yenigün”ün yerine “Atayolu”nun yayınına başladık. ²⁹

“Atayolu” aynen “Yenigün” gibi bütün gücüyle Fransa ve Suriye aleyhine ağır yayınlar yapmaya başladı. Seyfi Ekal, gazetenin bu ağır yayınına dayanamadı. 20 gün sonra matbaaya gelerek imtiyazı bir başka arkadaşa devretmeye hazır olduğunu belirtti. O güne kadar “Yenigün” kadrosunda fiilen görünmeyen bir arkadaşımız olan Mehmet Burç, “Atayolu”nun imtiyazını üzerine almayı kabul etti. Hemen aynı gün "Atayolu"nun
Selim ÇELENK ve Mehmet BURÇ
imtiyazının Seyfi Ekal’dan Mehmet Burç adına devir işinin formaliteleri tamamlandı.
Bir süre sonra Fransızlar “Yenigün”ün tekrar yayınına izin verdiler.³º “Yenigün” gene yayına başladı. Ancak “Atayolu”nu haftalık olarak yayınlamaya devam ettik.
Bu arada “El Urube” gazetesinin hezeyanlarına karşılık biz de Arapça bir gazete yayınına karar verdik. Beyrut ve Halep’ten iki gazeteci getirttik. Antakya’dan yazar Corc Medeni de bunlara katıldı, sonuç olarak “El Yevmil Cedid-Yenigün” adlı Arapça bir gazetenin yayınına başladık.³¹ İlginçtir, bu Arapça gazete çok tutundu. Özellikle Trablusşam’da oldukça büyük bir okuyucu kitlesi buldu. Hatay’ın Anayurda katılış tarihi olan 23 Temmuz 1939’dan bir gün önce son sayısını yayınladığımız “El Yevmil Cedid” görevini başarıyla tamamlayarak tarihteki yerini aldı.
²⁸ El Urube: 30.10.1937 tarihinde yayınlanmaya başlamış, 7 Mayıs 1938 günü süresiz kapatılmıştır. Daha sonra yöneticileri Suriye’ye kaçtığı için bir daha yayınlanmamıştır. Hatay Basın Tarihi s. 91
²⁹ Atatolu’nun imtiyazı 9.4.1938 günü alınmıştır. Hatay basın Tarihi, s. 96
³º Yenigün, 14 Haziran 1938 günü yeniden yayın hayatına başlamıştır.
³¹ Arapça Yenigün Kasım 1937’de yayınlanmaya başlamış, 20 Ocak 1939 günü yayını sona ermiştir. Hatay Basın Tarihi, s. 94-95

37-Milletlerarası Gözlemci Heyet Hatay'da

Türkiye ile Fransa arasında İskenderun Sancağı konusunda varılan prensip anlaşması gereğince Milletler Cemiyeti İskenderun Sancağında bir oylama yaparak halkın oyuna başvurmaya karar vermişti. Oylamayı gerçekleştirmek için Milletler Cemiyetince Türkiye ve Fransa’nın dışında tarafsız devlet uyruklu görevlilerden bir heyet seçilerek Antakya’ya gönderildi. Müşahit (gözlemci) Heyet adı verilen görevliler arasında İngiliz, Alman, Amerikan, Yunan, Yugoslav, Danimarka, Norveç ve diğer tarafsız devletlerin temsilcileri vardı.³²

Heyet Antakya’da Turizm Oteline (şimdiki Özel Ata Lisesi) yerleşerek oylama için gerekli hazırlıklara başladı. Fransızların ve Usbecilerin tedhiş ve baskısı gırla gidiyordu. Biz gözlemci heyetle hemen her gün temas ediyor, Hatay’da Türklere yapılan baskı ve tehdiş hareketlerini gazetede yayınlayarak heyetin dikkatini çekmeye çalışıyorduk. Ancak bizim “Yenigün”deki yayınlarımız kuşkusuz Türkçe idi. Heyet üyeleri de Türkçe bilmediği için Türklere yapılan baskı ve tehdişten haberdar olamıyordu. Heyet üyeleri bu durum karşısında şikayetlerimizin Fransızca ifade edilmesini önerdiler. Biz de sesimizi Gözlemci Heyete daha iyi duyurabilmek için maddi özverilerde bulunarak Halep’ten Fransızca bilen müretttipler getirttik. Fransız alfabesine uygun huru-fat sağladık ve “Yenigün”ün bir sayfasını Fransızca yayınlamaya, gazeteleri de günü gününe heyete göndermeye başladık.³³

Gözlemci Heyete Antakya’da Türklüğün varlığını kanıtlamak için Hatay tarihinde eşi görülmemiş, belki de görülmeyecek görkemli bir miting düzenlenmesine karar verildi. Miting tarihi 12 Ocak 1937 olarak belirlenmişti. Mitingin yapılığı gün, ben görevli olarak Kilis’te bulunuyordum. O gün lise alanında toplanan 30 bini aşkın kadın-erkek her yaşta insanlardan oluşan muazzam kalabalık, Rezidansın (Hükümet Konağı) önünden “İstiklal istiyoruz..” diye bağırarak geçmiş, binlerce Antakyalı heyecan içinde yeri göğü inletmişti.³⁴

Mitinge katılan ve izleyenlerden öğrendiğime göre bu görkemli gösteri heyet üzerinde çok etkili olmuş, Hatay Türklüğünün azameti bu mitingle bütün dünyanın gözleri önüne serilmişti.


³² İskenderun Sancağı’nda yapılan ve plebisit olarak adlandırılan işlemler, yapılacak seçimlere esas olacak nüfusu ve bu nüfus içinde yer alan cemaatlerin seçmen sayılarını tespit amacıyla yapılan sayım ve yazım çalışmasıydı. Heyet, 1 Ocak 1937’de Antakya’ya gelmiştir.

³³ 3 Mayıs 1938’den itibaren gazetenin 4. sayfası Fransızca yayınlanmaya başladı. Bu uygulama 23 Haziran 1938’de sona ermiştir. Hatay Basın Tarihi, s. 78

³⁴ 60.000 ya da yabancı radyoların haberlerine göre 80.000 kişinin katıldığı bu miting hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Mehmet Tekin “İşgal Yıllarında Hatay Mitingleri” Hatay’da Eğitim ve Kültür, s. 46-54, Hatay Basın Tarihi, s. 174-175

38-Kurtuluş günümüz

Resmi kurtuluş günümüz 23 Temmuz’dur. Ama aslında Hatay’a 5 Temmuz 1938’de, Türk Ordusunun Hatay topraklarına ayak basarak Fransızlarla ortaklaşa Hatay’ı idareye başladığı gün kurtulmuştur.

19 yıl süren hasret ve acı dolu günlerde bu topraklarda yaşayan Hataylıların neler çektiğini anlatmak için ciltler dolusu kitapları kaleme almak gerekir. Bu satırlarımı sanırım Hatay Kurtuluş Savaşı’nın nasıl çetin koşullar altında başarıldığını, kurtuluşun tek başarıcısının Ölümsüz Atatürk olduğunu, mutlu sonun O’nun demir iradesi sayesinde gerçekleştiğini anlayabilirler.

Tanrı’nın bütünleşmiş iradesi olan Kahraman Mehmetçik, 5 Temmuz 1938’de Hatay’a ayak bastığı gün 19 yıllık hasret sona ermiş, Büyük Kurtarıcımız Atatürk “Yurtta Barış, Dünyada Barış” İlkesinin canlı bir örneğini tüm dünyaya kanıtlamıştır.

300 yıldan beri batı dünyasında şu kanı kesinleşmişti:

“Salibin (haç) girdiği yere hilal bir daha dönemez..”

Büyük Kurtarıcı 300 yıllık bu inanışı kökünden yıkmış, şanlı hilal, salibi girdiği yerden kovarak Hatay ufuklarında sonsuza dek dalgalanmaya başlamıştır. Biz bu başarıyı, bu zaferi Türk ulusunun, Türk yurdunun kurtarıcısı, kurucusu olan En Büyük Türk’e borçluyuz.

Her yıl tükenmez sevinç ve heyecan dalgaları içinde kutladığımız kurtuluş gününde Ulu Önder’i, şehid ve gazilerimizi bütün varlığımızla şükranla anar, huzurlarında minnetle eğiliriz.

39-Mehmetçik Hatay'a girerken

Türk Askeri Antakya'da (Köprü üzerinden geçerken)

Fransızlarla yapılan anlaşma gereğince 5 Temmuz 1938’de Türk birlikleri Hatay’a girecekti. Bütün hazırlıklar buna göre tertiplenmişti.

5 Temmuz 1938’de takviyeli 48. Dağ Alayı, Payas ve Hassa sınırlarından olmak üzere iki noktadan Hatay topraklarına ayak basmıştı.

Hassa sınırından giren birlikler, havanın sıcak olması dolayısıyla aynı gün, yani 5 Temmuzda Kırıkhan’a varamamış, geceyi yolda geçirerek 6 Temmuzda Kırıkhan’a girmişti.

Fransız birlikleri, Türk birliklerini törenle karşılamış, iki dost devletin temsilcileri bu törenleri heyecanla izlemişlerdi.

6 Temmuzda Türk birliklerinin girişini izlemek üzere o zaman “Yenigün”de çalışan rahmetli Ata Derviş’le birlikte Kırıkhan’a gitmiştik. Karşılama sırasında tanık olduğum bir olayı bu sütunlarda belirtmeyi faydalı buluyorum:

Kırıkhan’ın ana caddesi, iğneyi atsan yere düşmez örneği mahşeri bir kalabalıkla dolmuştu. Ata Derviş’le birlikte caddenin kenarına yakın bir yere yerleştik, birliklerin geçişini izlemeye başladık.

Önümüzde Antakya Ermeni cemaatinin başkanı (ve daha sonra Hatay Millet Meclisi üyesi) olan İsa Kazancıyan ile Avukat Karabet İzmirliyan duruyor ve bizim gibi geçişi izliyorlardı. Onlar bizi görmemekteydi.

Birliklerin geçişi durmadan devam ediyor, bir türlü arkası kesilmiyordu. Bir aralık Karabet İzmirliyan’ın İsa Kazancıyan’a şunları söylediğini duydum:

-Yahu bu ne biçim alay?.. Türkler Tümenin adını Alay koymuşlar galiba. Bunu da ahmak Fransızlara yutturuyorlar..

Bu sözleri Ata Derviş’de duymuştu. Beni dürttü, başımı salladım, duyduğumu anlattım.

Karabet İzmirliyan’ın hakkı vardı. Çünkü Albay Şükrü Kanatlı komutasında Hatay’a giren Alay, gerçekten bir Tümen kadar kalabalıktı.

40-Bu da 5 Temmuz'a ait bir anı

“4 Temmuz”, Amerika Birleşik Devletleri’nin resmi bayramıdır. 1930’lu yıllarda Antakya’da eski eser kazıları yapmakta olan Amerikalı Prof. Mc Ghee adlı bir bilim adamıyla kapı komşusu idik. Her yıl olduğu gibi 1938 yılının 4 Temmuzunda, bayramları onuruna evinde bir balo düzenlemiş, beni de baloya davet etmişti. Türkiye’nin Hatay Temsilcisi Cevat Açıkalın ile Vali Dr. Abdurrahman Melek de baloda hazır bulunuyorlardı. Balo devam ederken saat 22.30 sıralarında Cevat Açıkalın’a bir telgraf getirdiler. Telgrafı okuyan Açıkalın beni bir kenara çekerek “Ordumuz yarın sabah saat 05.00’den itibaren Hassa ve Payas üzerinden, 2 koldan Hatay’a girecek. Hemen şimdi bir beyanname hazırlayıp durumu halka bildirin. Siz de iki gruba ayrılarak ordumuzu karşılamaya gidin..” dedi.

Çoktandır sabırsızlıkla beklediğimiz bu müjde bizi şaşırtmadı. Fakat sonsuz bir heyecana kapıldık. Mutlu sona yaklaşıyorduk. Baloyu yarıda bırakıp hemen matbaaya koştum. Mürettiplere haber salındı. O zaman Yazı İşleri Müdürlüğünü yaptığım “Yenigün” gazetesinin bir ilavesini hazırlayarak saat 24.00’de halka dağıttık. Biz de arkadaşlarla 2 gruba ayrılarak sınıra hareket ettik. Ben Hassa kolunda idim. Saat 04.00’de, sabahın alacakaranlığında Hassa sınır karakolundaydık. Sınır kapısında olağanüstü durum, bir hareketlilik beklerken ortalık sakin, Mehmetçikler normal görevleri başındaydı. Sınır kapısındaki nöbetçilere “Ordumuz Hatay’a girecek mi?” diye sorduk. Mehmetçik soğukkanlılıkla “Evet.. Girecek..” diye yanıt verdi. Yarım saat kadar sonra ak saçlı bir Albay, motosikletle sınıra geldi. Sahra telefonunu açan Albay, Genel Kurmaya şu raporu yazdırmaya başladı:

1) Ben Albay Nazmi..
2) Saat 04.45..
3) Alay saat tam 05.00’de Hatay topraklarına girecektir..
4) Bundan sonraki harekat arzedilecektir..

Sabahın erken saatlerindeki bu konuşmayı kendimizden geçmiş halde, gözlerimiz yaşlı heyecanla izliyorduk.

O zaman 11 yaşında olan kızım Tomris Çelenk de bizim karşılama kafilesindeydi. 5 dakika sonra Hassa kışlasından tozu dumana katarak gelmekte olan süvarilerimiz göründü. Kızım Tomris, süvarilere doğru koştu, en öndeki süvari subayının üzengisini öptü.

Saat 05.00’ti.. İlk Türk süvarileri 19 uzun yıl sonra 40 Asırlık Türk Yurdu Hatay’a ayak basıyor, Ulu Kurtarıcı Atatürk 15 Mart 1923’te Adana’da verdiği sözü yerine getiriyordu.

Yıllar önce yaşadığım bu tarihi olayı, benim için çok değerli, unutulmaz bir anı olarak o günün taptaze heyecanını duyarak yazıyorum.

41-Gözlemci Heyet oylama yapamadan ayrıldı

Gözlemci Heyet üyeleri toplu halde

Uluslararası Gözlemci Heyet hazırlıklarını tamamlamış, Hatay’daki cemaatler sayısınca ayrı ayrı renklerde oy kartları bastırmıştı. Hatay’daki cemaatler Türk, Arap, Kürd, Çerkez, Ortodoks ve Ermeni olmak üzere 7 bölüme ayrılmıştı. Her cemaatin kullanacağı oy kartları ayrı renklerde idi. Örneğin, Türkler kırmızı, Araplar yeşil, Aleviler turuncu, diğer cemaatler de ayrı renk oy kullanacaklardı.

Oylama başladı. Her sandık başında Gözlemci Heyetten bir kişi, diğer cemaatlerden de birer kişi olmak üzere 8 kişilik heyetler vardı. Fransızların uşaklığını yapan mülki idare amirleri kötü yola saptılar. Türk olmayan diğer cemaat mensuplarının 10 yaşındaki çocuklarına bile uydurma nüfus cüzdanları vermeye başladılar. Bu suretle Hatay’da Türkler fiilen azınlık durumuna düşürülecekti.

Ancak, sandık başlarında olaylar çıktı, kargaşalıklar başladı. En korkunç saldırı Samandağ’da (o zaman Süveydiye bucağı idi) meydana geldi. Oylama için giden heyet, Samandağ belediye binasında kurşun yağmuruna tutuldu. Bu saldırıyı Usbeciler tarafından örgütlenen ve “kara gömlekli” denilen gençler yapıyordu. Heyet, Samandağ belediye binasında muhasara altına alınmıştı. Nihayet Antakya’dan gönderilen bir bölük Fransız askeri, Heyet üyelerini kurtararak şehre getirdi. Oylama da bu şartlar altında devam etti. Biz koca Süveydiye bucağından ancak 17 oy alabildik.

Tedhiş de bir yandan bütün korkunçluğuyla devam ediyordu. Diğer ilçelerde de buna benzer olaylar çıktı. Bu durum karşısında Gözlemci Heyet oylamayı yarıda bırakarak gitti. Zaten oylama bu koşullar altında, yani tedhiş, baskı ve idare amirlerinin taraflı haraketi içinde devam ederse sonucun aleyhimizde belireceği, yani azınlıkta kalacağımız kesin bir gerçekti.

Ankara bu işle çok yakından ilgiliydi. Olayları da saatı saatına izlemekteydi. Heyet görevini bırakınca Türkiye ve Fransa tekrar masa başına oturdular ve iki hükümet arasında Hatay için yeni bir anlaşmaya varıldı.

42-Hatay Devleti için anlaşma

Oylama yarıda kalınca masa başına oturan Türk ve Fransız yetkilileri Hatay davasına kesin bir çözüm yolu aradılar ve buldular. Hatay’da Milletler Cemiyeti kararlarına uygun olarak egemen bir devlet kurulacak, 22’si Türk, 9’u Alevi, 5’i Ermeni, 2’si Arap, 2’si de Rum Ortodoks cemaatından müteşekkil 40 kişilik bir meclis oluşacaktı. Bu devletin kabinesi, devlet başkanı ve ordusu olacaktı.

Ancak formalitelerin tamamlanması için yarıda kalmış olan oylamanın sonuçlanması gerekiyordu.

Bu işler görüşülürken Fransızlar, İskenderun Sancağındaki memurlar arasında geniş ölçüde değişiklikler yaptılar. İlk iş olarak Albay Collet’nin komutasında Çerkez ve Kürtlerden kurulu bir alay Hatay’a gelerek asayişi ele aldı. Uzun süreden beri Hatay’da delege olarak görev yapan Mösyö Durieux’yu Lozan Konsolosluğuna atayarak yerine Mösyö Garreau adında yeni bir delege gönderdiler.³⁵ Gerreau, buraya gelmeden önce Ankara’ya uğrayarak orada 3 gün hükümetin konuğu olarak kaldı, Türk devlet adamlarıyla görüşerek tanıştı. Kendisine iyi kabul gösterdiler. Nitekim Garreau Ankara’dan ayrılırken basına verdiği demeçte kendisinin ana tarafından Kırımlı ve Türk asıllı olduğunu belirten güzel laflar etti.

Başkentten bize verilen direktifte, Garreau’nun Ankara’da tamamiyle elde edildiği, kendisiyle her türlü anlaşmalar yapılabileceği ve sıkı sıkıya temasa geçilmesi isteniyordu.

Artık Hatay’da Fransızların baskısı kalkacak, biz de egemen bir devlet olarak huzura kavuşacaktık. Delege Garreau gelir gelmez hemen temasa geçtik. İlk önce bir heyet halinde kendisine “hoş geldin”e gittik. Bizden isteklerimizi sordu, anlattık. Bunlara hep çare bulunacağını ve elbirliğiyle bozuk düzenin yoluna konulacağına dair söz verdi. Biz, ilk olarak Hatay’daki 150’liklerin durumundan şikayet ettik. Bu konuyu (yani 150’likler konusu) bilmiyordu. Durumlarını açıkladık. Bunların Türkiye’den kovulmuş, Türk vatandaşlığından çıkarılmış ve Hatay’a gelerek Fransızlar tarafından kilit noktalarına yerleştirilmiş kimseler olduğunu söyledik, görevden alınmalarını istedik. Garreau, bize hak verdi. Bunların bir listesini yaparak kendisine getirilmesini istedi.

Delege Garreau’nun bu vaadi, bizde sevinç ve ümit yaratmıştı. Ankara’dan verilen talimatın yerinde olduğu ve Hatay’da artık her türlü ıslahatın yapılacağı anlaşılıyordu.

Zaman geçirmeden ertesi gün işe koyulduk. Hatay’ın dört bucağına serpilmiş olan 150’liklerin listesini hazırlayarak Deleg Garreau’ya götürdük. Delege, listeyi aldı, okumadan masasının bir tarafına bırakarak başka konular üzerinde görüşmeye başladı. Görüşmelerimiz sona erdi ama Garreau, liste konusunu hiç açmadı.

Kendisine veda ederek ayrılacağımız zaman verdiğimiz listeyi ve bir gün önceki vaadini hatırlattık. Garreau o zaman bize şu acayip cevabı verdi:

-Ha.. evet, ben durumu inceledim. Ama şikayet ettiğiniz bu adamlar bize yararlı hizmetlerde bulunmuşlar. Biz bunları korumak ve yaşatmak zorundayız.

Hayret ve şaşkınlıktan dona kalmıştık:

-Efendim, bunlar size yararlı hizmetlerde bulunmuş ve siz de bu adamları korumakla görevli olabilirsiniz. Fakat bunları buradan alıp başka yerlerde kullanarak bizim başımızdan alabilirsiniz, dedik.

Buna da şu karşılığı verdi Garreau:

-Ama takdir edersiniz ki bunlar Türktürler ve Türkçeden başka dil bilmezler. Bunun için biz bunları Suriye’de, ya da daha başka yerlerde görevlendiremeyiz..

Delege Garreau’nun gelişi ile başlayan sevincimiz sönmüş ve hayal kırıklığına uğramıştık. İşler gene eski düzende gidiyordu. Değişen bir şey yoktu.

Biz, Garreau’nun bu tutumunu ve durumunu Ankara’ya bildirdik, direktif istedik. Ankara işe karıştı ve iki hükümet arasında yapılan yeni bir anlaşmayla Dr. Abdurrahman Melek Hatay valiliğine, Vedi Münir Karabay belediye başkanlığına, Süreyya Halefoğlu da Antakya kaymakamlığına atandılar.³⁶

Bu suretle Fransızların Hatay’daki baskı rejimi sona ermiş ve bizler de huzura kavuşmuştuk.

³⁵ Roger Garreau: Delege Pierre Durieux’un, 18.7.1937’de görevden ayrılması üzerine yeni Delege R. Garreau 6 Eylül 1937’de göreve başladı. Garreau daha önce Fransa’nın Pekin, Moskova ve Mısır konsolosluğu görevlerinde bulunmuş, Legiond’Honneur-Şövalye rütbesine haiz bir diplomattı. Önceleri Türk taraftarı göründü, sonra aleyhte tavır takındı. 3.6.1938’de işten el çektirildi. Yerine Delege olarak aynı zamanda askeri birlikler kumandanı olan Collet atandı.

³⁶ Dr. Abdurrahman Melek 5 Haziran 1938, Vedi Münir Karabay ve Süreyya Halef 7 Haziran 1938 tarihinde görevlerine başlamışlardır. Mehmet Tekin, Hatay Tarihi, s. 192-193

43-Atatürk'ün Mersin gezisi

Atatürk Mersin'de "Atayolu'nda yayınlanan ünlü resim"

1938 yılının ortalarına doğru Atatürk hastalanmıştı. Hatay davası da o günlerde en hararetli devresini yaşıyordu. Büyük Kurtarıcı bu sırada hasta yatağından kalkarak Mersin’e gelmiş ve Mersin’de askeri birlikler Ulu Önder’in önünde büyük bir geçit resmi yapmışlardı. Rahmetli Ata’mız o hasta haliyle 4 saat süren bu geçit resmini ayakta izlemişti.³⁷

Aynı günün akşamı bu geçit resmini gösteren resimler özel bir kuryeyle bana geldi. Gelen talimatta ise bu fotoğrafların, özellikle Atatürk’ün geçit resmini ayakta izleyen resimlerin, ertesi günkü “Atayolu”nda yayınlanmasının Atatürk tarafından emredildiği yazılıydı.

Gazete, sabahları erken çıkıyordu. Biz klişeleri, burada klişe atölyesi olmadığı için Halep’te yaptırıyorduk. Emir kesindi ve bu resimlerin ertesi gün “Atayolu”nda çıkması gerekiyordu.

O sırada Suriye basını Atatürk’ün ölüm döşeğinde yattığını yayıyor, Hatay davasının da suya düşeceğini ilan ediyordu.

Aslında Atatürk, Hatay davasını nasıl izlediğini ve gerekirse bu işi silah kuvvetiyle gerçekleştireceğini, sağlık durumunun mükemmel olduğunu ispatlamak için Hatay’ın burnunun dibinde bir geçit resmi tertip ettirmişti.

Kendisi de 4 saat ayakta, dimdik geçit resmini izlemiş, resimlerinin de gazetemizde yayınlanmasını emir buyurmuştu.

Özel bir araba ile hemen Halep’e gittim. Klişe atölyesinin sahibi bir Ermeni idi. Geceyarısı onu yatağından kaldırdım ve klişeleri yaptırarak sabaha karşı Antakya’ya döndüm. Atatürk’ün emri yerine getitrilmiş ve resimler ertesi günkü “Atayolu”nda yayınlanmıştı.³⁸

Bu olay, Ulu Önder’in Hatay davası ile nasıl yakından ilgilendiğini, bu konuya nasıl önem verdiğini ortaya koyan en canlı bir delildir.

³⁷ Atatürk Mersin’e 20.5.1938 günü gelmiş, 24 Mayıs’ta Adana’ya geçip, düzenlenen geçit resminden sonra Ankara’ya hareket etmiştir.

³⁸ Resimler Atayolu’nun 25 Mayıs 1938 tarihli nüshasında “Büyük Şef Mersin’de kumandanlarla beraber” alt yazısı ile; Hatay’ın (İskenderun’da) aynı tarihli nüshasında, “Şarkın Güneşi Başucumuza İndi” alt yazısı ile yayınlanmıştır.

44-Kara listeye girmiştim

Hatay Devleti’nin kuruluşu öncesinde Beyrut’a gitmem gerekiyordu. Beyrut’la uzun yıllardan beri kökleşmiş olan ilişkilerimi kesmek lazımdı. O zaman Lübnan ve Suriye’ye gidip gelmek lesse-passe ile yapılmaktaydı. Hatay’da Fransız otoritesini Albay Collet temsil ediyordu. Ona başvurarak Beyrut’a gidip gelmek için bir lesse-passe aldım. Benimle birlikte aynı amaçla manifatura tüccarlarından rahmetli Mehdi Kovacı da bir lesse-passe almıştı.

Bir otomobille Lazkiye üzerinden Beyrut’a hareket ettik. Kastal Maaf’ta Suriye sınır karakolu görevlileri arkadaşım Mehdi Kovacı’nın yoluna devam edebileceğini, ancak benim Suriye topraklarına girmemin yasak olduğunu açıkladı. Mehdi yoluna devam etti. Ben o geceyi karakolda geçirdim, ertesi gün Antakya’ya döndüm.

Vali Abdurrahman Melek Bey’le birlikte Albay Collet’ye gittik, verdiği lesse-passenin sınırda yürümediğini, benim ilişkilerimi kesmek için 3 gün süreyle Beyrut’a gitmeme izin verilmesini sağlamasını rica ettik. Collet, Beyrut’a, Yüce Komiserliğe bir telle durumu bildirdi ve bana izin verilmesini istedi.

3 gün sonra gelen cevapta Komiserliğin bana Suriye’ye uğramamak şartıyla 3 gün izin verdiği bildiriliyordu.

Bu emri alarak Beyrut’a gittim. Arkamdaki sivil polisler beni devamlı izliyorlardı. 2 gün sonra da Suriye ile Hatay sınırı bütün ulaşım araçlarına kapatıldı.³⁹ Bu yüzden Beyrut’ta 5 gün beklemek zorunda kaldım. Emniyet Genel Müdürlüğü Halep yoluyla Hatay’a dönmeme izin vermiyordu.

Nihayet bir Ermeni şoför buldular ve bir sabah özel bir otoyla Suriye’nin Lazkiye sınır kapısı olan Kastal Maaf’a götürüp bıraktılar.

Oradan telefonla bir araba istedim ve Antakya’ya dönebildim.

Suriye Hükümetince “kara liste”ye geçirilmiştim, Suriye’ye girmem yasaklanmıştı.

³⁹ Burada tarihin yanlış hatırlanmış olması ihtimali vardır. Hatay’la Suriye arasındaki sınır 20 Ekim 1938 günü geceyarısı Fransız ve Suriyeli idareciler tarafından kapatılmış, Hatay Devleti de aynı gece sabaha karşı Suriye-Hatay sınırını kapatıp gümrük karakolları kurarak karşılık vermiştir. Hatay Tarihi, s. 217-218.

45-Hatay Devleti kuruluyor

Yarıda kalan oylamadan ve Dr. Abdurrahman Melek’in valiliği devrinde Türk Ordusunun Hatay’a girerek Fransızlarla ortaklaşa idareyi ellerine almalarından sonra geçici hükümet tamamlanmış, sıra Hatay Millet Meclisi’nin kurulmasına gelmişti.

Türkiye adına olağanüstü murahhas olarak rahmetli Cevat Açıkalın Antakya’da bulunuyordu. Öte yandan Hatay’da CHP örgütü de kurulmuş ve parti müfettişliğine Rahmi Apak atanmıştı.

2 Eylül 1938’de Hatay Millet Meclisi Antakya’da, Gündüz sinemasında toplandı. Toplantının gündeminde Devlet Başkanı, Millet Meclisi Başkanı ve 2 Başkanvekilinin seçimleri vardı.

Toplantıyı Cevat Açıkalın, Rahmi Apak ve burada bulunan Albay Collet ile yüksek rütbeli Fransız memurları dikkatle izliyordu.

40 üye ile kurulmuş olan Meclis üyelerinin aylık ödenekleri 150 Suriye lirasıydı. Bundan yalnız 3 lirası vergi olarak kesilmekte ve Milletvekillerinin eline 147 lira geçmekteydi.

Yapılan seçimler sonunda Devlet Başkanlığına Tayfur Sökmen, Meclis Başkanlığına Abdülgani Türkmen, 2. Başkanlığa Vedi Münir Karabay, 3. Başkanlığa da Zeynelabiddin Cilli oybirliğiyle seçildiler.⁴º

Tayfur Sökmen Dörtyol’daydı. Devlet Başkanlığına seçildiği kendisine bildirildi.⁴¹ İlk ve son Hatay Devlet Başkanı ertesi gün Antakya’ya gelerek görevine başladı. Mevcut elverişli bir bina yoktu. Arandı ve Harbiye’deki Defne Otelinin Devlet Başkanlığı Sarayı olması uygun görülerek kiralandı. Bütün formaliteler bitirilinceye kadar devlet başkanı Turizm Otelinin (Özel Ata Lisesi) üst katına yerleşerek işe başladı. Sonradan Defne Oteline taşınarak sonuna kadar orada görev yaptı.

Sıra artık kabinenin kurulmasına gelmişti. Tayfur Sökmen kabineyi kurma görevini Dr. Abdurrahman Melek’e verdi. Yeni Başbakan 5 kişilik ilk kabineyi kurdu.

Başbakan Abdurrahman Melek Dış İşleri ve İç İşleri bakanlıklarını da üzerine almıştı. Maliye Bakanlığına Cemal Baki, Adalet Bakanlığına Cemil Yurtman, Nafıaya Kemal Alpar, Sağlık ve Maarif Bakanlığına da Ahmet Faik Türkmen atanmışlardı. Ayrıca her bakanlığın birer de müsteşarlığı vardı. Hatay Devleti için Türk bayrağının hemen hemen eşi sayılan bir bayrak da kabul edilmişti.

Hatay Devleti kurulmadan önce Fransa, Türk Hükümetine İskenderun Limanını yılda 1 Fransız altın lira karşılığında sembolik bir bedelle kiralamıştı. Bu suretle İskenderun Limanı artık bir Türk limanı olmuş, Türk memurları tarafından idareye başlanmıştı. Ayrıca İskenderun’da Merkez Bankası bir şube açarak faaliyete geçirmişti.

Hatay’ın Türkiye’ye katılmasının artık bir oldu bittiye getirileceğini ve bu işin yakın olduğunu anlayan Türk olamayan topluluklar yavaş yavaş Suriye ve Lübnan’a yerleşmek üzere göç hazırlığına koyulmuşlardı. O sırada Hatay’da 25 bin kadar Ermeni yaşamaktaydı. Bunların hemen hepsi –pek azı müstesna- Türk idaresinde yaşamak istemiyor, Fransız makamları da kendilerini göçe teşvik ediyordu. Ermeni iş adamlarıyla Ortodoks Rumların bir kısmı, Hatay’daki işlerini tasfiye ederek yavaş yavaş göçe başladılar. Bunlar daha sonra Halep, Beyrut ve Lazkiye’ye yerleşiyorlardı. En çok Ermeni yoğunluğu Kırıkhan ve Musadağı köylerinde bulunmaktaydı.

Hatay Millet Meclisindeki Ermeni Milletvekillerinden Davidyan, herkesten önce Beyrut’a kaçtı. Bunu Ermeni cemaati başkanı ve milletvekili İsa Kazancıyan izledi.

Hatay Millet Meclisi durmadan yeni kanunlar çıkarmaya başlamıştı. İlk olarak Türk Medeni Kanunu kabul edildi. Bunu diğer Türk kanunları izledi. Kanunların usulen madde madde okunarak kabul edilmesi gerekirdi ama hiç bir kanun kabul edilirken bu usule başvurulmadı ve Meclisin aldığı kararlarla hep okunmadan kabul edilip yürülüğe girdi. Bu sırada bir gün Meclise hükümetin yeni bir kanun teklifi geldi. Bu kanun teklifiyle o zamana kadar resmi para olarak tedavülde bulunan Suriye parası yerine Türk parasının resmi para olması ve herkesin elindeki Suriye parasını Merkez Bankasına götürüp resmi kur üzerinden Türk parasıyla değiştirmesi öngörülmekteydi. Kanun teklifi Mecliste okunduktan sonra Kırıkhan Ermeni Milletvekili Haçadur Karabacakyan söz isteyerek kürsüye çıktı ve dedi ki:

-Burada toplanıp her gün yeni bir kanunu, hem de maddelerini okuma zahmetine katlanmadan kabul ediyoruz. Ben yüksek meclise bir teklifte bulunacağım:

Şimdi bir karar alalım ve Türkiye’de yürürlükte bulunan bütün kanunların Hatay’da da yürürlükte olduğunu kabul edip işin içinden çıkalım. Burada boşu boşuna zaman geçirmenin ne gereği var ki?...

Karabacakyan’ın bu sözleri gülüşmeler ve coşkun alkışlarla karşılandı. Karabacakyan’ın hakkı vardı. Gerçekten Meclis, hükümetten gelen her teklifi hemen hiç tartışmaya lüzum görmeden ve maddelere geçilmeden aynen kabul ediyor ve yürürlüğe sokuyordu.

Bu arada Hatay Devleti’nin 400 kişilik bir de minik ordusu kurulmuş, ve “İnzibat Kuvveti” adı verilen bu örgütün başına Türk subayları getirilmişti. 10 ay 21 gün devam eden Hatay Devleti zamanında hergün Türkiye’ye katılma hazırlıkları aralıksız sürüp gitti. Bu hal, 29 Haziran 1939 tarihine kadar devam etti.

⁴º A. Türkmen Meclis Başkanı, V. M. Karabay ile Z. Cilli 1. ve 2. Başkanveklidir.

⁴¹ Tayfur Sökmen 25 Ağustos 1938 günü Antakya’ya gelmiş, Meclisin açılışına kadar köy ve ilçeleri gezmiş, ziyaretler yapmış, Devlet Reisliğine seçildiği kendisine Turizm Oteli’nde tebliğ edilmiştir. Sökmen Meclis’te konuşmasını 3 Eylül günü yaptı. Hatay Tarihi, s. 204, 211